Yol notu

Seyahat Notları

Meşe Dumanından Uzun Duvar’a: Karacaköy ve Çatalca

.

Bayram Ali Akyüz profil fotoğrafıBayram Ali AkyüzGirişimci | Toplumsal GözlemciTüm yazılarını gör
14 Eylül 202611 dk okuma · SüreMevsimKonum

İstanbul’un batısında, Çatalca’nın Karadeniz’e doğru uzanan köylerinde meşe odunundan mangal kömürü üreten aileler var. Odunların kubbe biçiminde dizildiği, üzerinin ot ve toprakla kapatıldığı torluklar günlerce yanıyor. Üreticiler bu süre boyunca ateşin başından ayrılmıyor; dumanı, toprağın sıcaklığını ve açılan hava deliklerini kontrol ediyor.

Bu yolculuğun çıkış noktası Karacaköy. Ancak anlatılacaklar yalnızca bir köy veya mangal kömürünün yapım aşamalarıyla sınırlı değil. Ormanlı’daki çeltik tarlaları, Yalıköy ve Evcik kıyıları, ormanın arasında kalan Anastasios Surları var.

Yola Çatalca’dan çıkıyor, Karacaköy’de torlukların başında duruyoruz. Ardından kömür üretiminin sürdüğü çevre köylere, Karadeniz kıyısına ve bölgenin tarihî yapılarına yöneliyoruz.

Çatalca’dan Karacaköy’e Giden Yol

Karacaköy’e ulaşmak için kullanılabilecek güzergâhlardan biri Mahmutbey gişelerinden Çatalca ilçe merkezine, oradan da Gökçeali ve Subaşı köyleri yönüne devam ediyor. Diğer seçenek ise İstanbul Havalimanı yolundan Subaşı’na ulaşmak.

 Yol, Oklalı ve Kestanelik çevresindeki geniş tarım arazilerinin arasından geçiyor ve Subşı köyüne ulaşıyor. Bazı yerlerde ekili alanlar asfaltın kenarına kadar uzanıyor. Hasadı tamamlanmış ayçiçeği tarlaları, meralar ve birbirinden uzak çiftlikler yol boyunca sıralanıyor. Köy girişlerinde traktörler, yem depoları ve küçük işletmeler var.

Subaşı’nı geçtikten sonra Akalan’a ulaşıyoruz. Bu yol, İstanbul’dan Trakya içlerine orada Avrupa’ya  uzanan eski kara yolu güzergâhlarından biri. Akalan köyüne girmeden sağa ayrılarak Karacaköy – Kıyıköy  yönüne devam ediyoruz.

Buralar büyükşehir sınırları içinde resmî olarak mahalle statüsünde geçse de ben köy demeyi tercih ediyorum. Köy olarak kalmalarından, tarım alanlarının ve mevcut yerleşim düzeninin korunmasından yanayım.

Akalın’dan sonraki bölümde açık tarım arazileri azalıyor, meşe toplulukları sıklaşmaya başlıyor. Asfalt yer yer daralıyor; odun taşıyan traktörlere ve ormancılık işlerinde kullanılan araçlara daha sık rastlanıyor. Covit salgını ile başlayan ve arazilere konan konteynerler göze çarpıyor.

Karacaköy’e yaklaştığımızı çoğu zaman bir tabela değil, havadaki koku haber veriyor. Odun dumanını andıran ağır koku, aracın açık camından içeri giriyor. Kokunun kaynağı evlerin bacaları değil, yerleşimin dışındaki açıklıklarda kurulan torluklar.

 Torluğun Başında

Karacaköy’ün dışındaki açıklıklarda kurulan torluklar uzaktan küçük birer toprak tepe gibi görünüyor. Yaklaştıkça yüzeydeki hava delikleri, toprağın arasından çıkan duman ve çevreye dizilmiş meşe odunları seçiliyor.

Torluğun yapımına odunların hazırlanmasıyla başlanıyor. Meşe odunları uzunluklarına ve kalınlıklarına göre ayrılıyor. Kalın parçalar merkeze, ince dallar ise aradaki boşluklara gelecek biçimde diziliyor. Yığın yükseldikçe kubbe biçimini alıyor.

Bölgede bu işleme “torluk çatmak” deniyor. Odunların nasıl dizildiği, ateşin içerideki ilerleyişini doğrudan etkiliyor. Fazla boşluk bırakılan bir noktadan içeri hava girerse odunlar yavaşça kömürleşmek yerine yanarak küle dönüşüyor.

Odunların dizilmesi tamamlanınca yığının üzeri çeltik sapı, kuru ot veya yapraklarla örtülüyor. Bu örtünün üzerine toprak seriliyor. Ot ve yapraklar, toprağın odunların arasına dolmasını engellerken dışarıdan giren havanın azaltılmasına da yardımcı oluyor.

Torluk üstten tutuşturuluyor. Amaç büyük bir ateş yakmak değil; odunların az oksijen altında, içten içe yanarak kömürleşmesini sağlamak. Ateş yığının içinde ilerlerken üreticiler toprağın sıcaklığını, örtüde oluşan çatlakları ve dumanın rengini izliyor. Açılan hava delikleri kömürleşmenin durumuna göre kapatılıyor veya başka noktalarda yeni delikler açılıyor.

Başlangıçta beyaz ve yoğun çıkan duman zamanla inceliyor. Toprak örtüsünde istenmeyen bir çatlak oluşursa burası hemen kapatılıyor. Torluk gece de kendi hâline bırakılmıyor. İçeri fazla hava girmesi, günlerce hazırlanan odunların birkaç saat içinde yanıp küle dönüşmesine neden olur.

Kömürleşmenin süresi torluğun büyüklüğüne, odunun nemine ve hava koşullarına göre değişiyor. İşlem yaklaşık iki haftayı bulabiliyor. Ormanlı’daki üreticiler, altı ton meşe odunundan yaklaşık bir ton kömür elde ettiklerini ve bu süre boyunca torluğun başında sırayla nöbet tuttuklarını anlatıyor.

Kömürleşme tamamlandığında bütün açıklıklar kapatılıyor ve torluk soğumaya bırakılıyor. Ocak erken açılırsa sıcak kömürler havayla temas ederek yeniden tutuşabiliyor. Bu nedenle dışarıdan sönmüş gibi görünse bile yeterince soğumadan toprak örtüsü kaldırılmıyor.

Son aşamada kömürleşmiş odun parçaları topraktan ayrılıyor, eleniyor ve çuvallara dolduruluyor. Büyük ve sağlam parçalar satış için ayrılırken küçük parçalar ile kömür tozu ayrıca değerlendiriliyor. Odunun kesilmesinden kömürün çuvallanmasına kadar geçen sürenin önemli bir bölümü beklemek ve ateşi denetlemekle geçiyor.

Mangalınız ve semaveriniz için buradan uygun fiyata kömür temin edebilirsiniz.

Karacaköy’den Ormanlı’ya

Mangal kömürü üretimi Karacaköy’le sınırlı değil. Ormanlı, Aydınlar, Başakköy ve Dağyenice’de de torluk kuran aileler bulunuyor. Kullanılan örtü malzemeleri ve torlukların büyüklüğü değişse de üretimin temel yöntemi aynı.

Karacaköy’den Ormanlı yönüne ayrılan yol meşe ormanlarının arasından geçerek Karadeniz kıyısına doğru ilerliyor. Yol boyunca kesilmiş odunların toplandığı açıklıklara, traktör izlerine ve eski torluk yerlerine rastlanıyor. Daha önce kullanılan torluk alanları, toprağın koyu rengi ve çevrede kalan küçük kömür parçalarından anlaşılabiliyor.

Ormanlı’da kömürcülük, tarım ve hayvancılıkla birlikte yürütülüyor. Köy özellikle çeltik ve pirinç üretimiyle biliniyor. Hasattan sonra kalan çeltik saplarının torlukların üzerini örtmekte kullanılması, tarladaki üretimle ormandaki çalışmayı birbirine bağlıyor.

Köylüler yılın tamamında yalnızca kömür üretmiyor. Mevsimine göre tarla sürülüyor, hayvanlarla ilgileniliyor, ormanda kesim ve budama yapılıyor. Torluk yakıldığında ise günlük düzen değişiyor. Ateş gece gündüz kontrol edilmek zorunda olduğu için aile üyeleri veya birlikte çalışan üreticiler sırayla nöbet tutuyor.

Ormanlı’daki üreticiler kömürcülüğü babadan kalma bir iş olarak anlatıyor. Köyde düzenli üretimin en azından 1940’lı yıllardan beri sürdüğü belirtiliyor. Ancak ağır çalışma koşulları ve kazancın harcanan emeği her zaman karşılamaması nedeniyle bu işi devam ettirenlerin sayısı azalıyor. Üreticiler çoğu zaman kömürü doğrudan tüketiciye değil, köye gelen tüccarlara satıyor.

Ormanlı’dan ayrılan yol Karadeniz kıyısına ulaşıyor. Sahil yerleşim merkezinden uzakta, açık ve rüzgârlı bir kıyı görünümünde. Denizin durumu kısa sürede değişebildiği için buraya gelenlerin dalga ve akıntıyı hesaba katması gerekiyor. Kıyı, denize girmenin yanı sıra kısa yürüyüşler ve kumul yapısını görmek için de değerlendirilebilir.

Karacaköy ile Ormanlı arasındaki yol, bölgedeki üretimin neden yalnızca tek bir köyün adıyla anılamayacağını gösteriyor. Orman, tarla ve kıyı boyunca devam eden işler köyler arasında bölüşülüyor; kömürcülük de bu ortak çalışma alanının bir parçası olarak sürüyor.

Yalıköy, Evcik ve Çilingoz

Karacaköy’ün kuzeyinden devam eden yol Yalıköy’e ulaşıyor. Eski adı Podima olan köy, ormanlık arazinin Karadeniz kıyısıyla birleştiği yerde kurulmuş. Köy merkezinden sahile inerken eski evlere, küçük bahçelere ve balıkçılıkla ilgili malzemelerin bulunduğu avlulara rastlanıyor.

Yalıköy’de ormancılık ve balıkçılık uzun süre başlıca geçim kaynakları arasında yer aldı. Günümüzde yazlık evler ve kıyı turizmi köyün görünümünü değiştirse de sahilde küçük tekneleri ve ağlarını düzenleyen balıkçıları görmek mümkün. Karadeniz’in dalga ve akıntısı sık değiştiği için kıyıda uyarılara dikkat etmek gerekiyor.

Yalıköy’den batıya doğru ilerleyen yol Evcik kıyısına uzanıyor. Yolun bir tarafında meşe ve kayın toplulukları, diğer tarafında kıyıya açılan orman yolları bulunuyor. Yerleşimin az olduğu bölümlerde telefon bağlantısı zayıflayabildiğinden yola çıkmadan önce güzergâhı kontrol etmekte yarar var.

Evcik kıyısı geniş kumsalı ve yerleşimden uzak yapısıyla Yalıköy sahilinden ayrılıyor. Çevrede düzenli tesis sayısı sınırlı olduğu için su ve yiyecek ihtiyacını önceden karşılamak gerekiyor. Kumsalın gerisindeki ormanlık arazide Anastasios Surları’nın bazı parçaları bulunuyor. Ağaçların arasında görülen taş ve toprak setler, dikkat edilmediğinde doğal bir yükselti sanılabiliyor.

Evcik’ten batıya devam edildiğinde Çilingoz Tabiat Parkı’na ulaşılıyor. Çilingoz Deresi denize varmadan önce sazlıkların çevrelediği küçük bir gölcük oluşturuyor. Dere, kumsal ve orman birbirine yakın olduğu için bölge kamp, kıyı yürüyüşü ve günübirlik ziyaret amacıyla kullanılıyor.

Tabiat parkının giriş koşulları, konaklama uygulamaları ve ateş yakma yasakları mevsime göre değişebiliyor. Özellikle yaz aylarında orman yangını riski arttığı için güncel kuralların yola çıkmadan önce öğrenilmesi gerekiyor. Piknik ateşinin söndürülmeden bırakılması, kuru yaprak ve dalların yoğun olduğu bu ormanlarda kısa sürede büyük bir yangına yol açabilir.

Karacaköy’den Yalıköy ve Çilingoz’a uzanan yol, kömür üretiminde kullanılan meşe ormanlarının kıyıya kadar nasıl devam ettiğini gösteriyor. Torluklarda işlenen odun, kıyı köylerindeki balıkçılık ve yaz aylarında artan ziyaretçi hareketi aynı orman kuşağı içinde yan yana bulunuyor.

Anastasios Surları: Karadeniz’den Marmara’ya Uzanan Duvar

Yalıköy’den Evcik yönüne giderken ormanın içinde görülen taş ve toprak setler, Anastasios Surları’nın günümüze ulaşan parçaları. “Uzun Duvar” olarak da bilinen bu savunma hattı, Doğu Roma İmparatorluğu tarafından Konstantinopolis’in batısında kuruldu.

Duvarın ilk yapım tarihi kesin değil. Bazı araştırmacılar ilk hattın İmparator II. Theodosius döneminde, beşinci yüzyılın ortalarında oluşturulduğunu öne sürüyor. Genel kabul ise yapının İmparator I. Anastasios döneminde, beşinci yüzyılın sonu ile altıncı yüzyılın başında tamamlandığı yönünde. Surun Anastasios adıyla anılması da buradan geliyor.

Beşinci ve altıncı yüzyıllarda Trakya, Hun, Bulgar ve Avar akınlarıyla karşı karşıyaydı. Konstantinopolis’in merkezini çevreleyen surlar güçlüydü; ancak kentin batısındaki köyler, tarım alanları ve su yolları doğrudan saldırıya açıktı. Uzun Duvar, saldırıları başkente ulaşmadan karşılamak ve ordunun hazırlanması için zaman kazanmak amacıyla yapıldı. İstanbul’un yiyecek ve su ihtiyacını karşılayan Trakya arazisinin korunması da savunma planının bir parçasıydı.

Savunma hattı kuzeyde, Karadeniz kıyısındaki Evcik İskelesi’nden başlıyordu. Çatalca’nın ormanlık arazisini kuzeyden güneye geçerek Marmara kıyısında, Silivri’nin yaklaşık altı kilometre batısında denize ulaşıyordu. Kaynaklarda uzunluğu 50 ile 60 kilometre arasında veriliyor. Güney ucundaki bazı kalıntıların bugün deniz altında kaldığı araştırmalarla belirlenmiş durumda.

Uzun Duvar yalnızca kesintisiz bir taş duvardan ibaret değildi. Hat boyunca kuleler, küçük kaleler, kapılar, hendekler ve askerlerin barınabileceği bölümler bulunuyordu. Duvarın bazı kesimlerde üç metreyi aşan kalınlığa ve yaklaşık beş metre yüksekliğe ulaştığı düşünülüyor. Ana yolların geçtiği noktalardaki kapılar, bölgeye giriş ve çıkışı denetlemek amacıyla kullanılıyordu.

Bu kadar uzun bir hattın tamamını sürekli askerle korumak kolay değildi. Depremler, bakım eksikliği ve asker sayısının yetersizliği surun savunma gücünü azalttı. İmparator Justinianus döneminde bazı bölümler onarıldı. Buna rağmen Kutrigurlar 559 yılında yıkılmış bir kesimden geçerek Konstantinopolis yakınlarına kadar ilerledi.

Sur sonraki yüzyıllarda da kullanıldı ve onarıldı. Ancak imparatorluğun sınırları, askerî gücü ve saldırı biçimleri değiştikçe önemini kaybetti. Terk edilen bölümlerin taşları zamanla çevredeki evlerin, çeşmelerin ve başka yapıların inşasında kullanıldı.

Orman içinde kalan kesimler, tarım ve yapılaşmanın daha az olması sayesinde kısmen korundu. Karacaköy ile Evcik arasındaki bazı parçalar birkaç sıra taş duvar hâlinde, bazıları ise ağaçların arasında uzanan toprak setler biçiminde görülebiliyor.

Kalıntıların bulunduğu alan düzenlenmiş bir ören yeri değil. Yönlendirme levhaları ve belirlenmiş yürüyüş yolları her yerde bulunmadığı için duvarın izini takip etmek zor olabiliyor. Araziye uygun ayakkabı giymek, taşların üzerine çıkmamak ve mümkünse bölgeyi bilen biriyle hareket etmek gerekiyor.

Anastasios Surları’nın Karacaköy çevresindeki parçaları, kömür üretiminin sürdüğü ormanlık alanlarla aynı arazide bulunuyor. Bir tarafta yüzyıllardır kullanılan torluk yerleri, birkaç yüz metre ileride ise yaklaşık bin beş yüz yıllık savunma hattının kalıntıları görülebiliyor.

Roma ve Bizans Döneminden Kalan Diğer Yapılar

Çatalca’daki Roma ve Bizans mirası Anastasios Surları’yla sınırlı değil. İlçenin kuzeyindeki ormanlarda, Konstantinopolis’e su taşımak için kurulan uzun su sisteminin parçaları bulunuyor. Bugün ağaçların arasında kalan kemerler, kanallar ve tüneller, başkentin su ihtiyacının ne kadar uzak kaynaklardan karşılandığını gösteriyor.

Konstantinopolis’in nüfusu arttıkça kent çevresindeki kaynaklar yetersiz kaldı. Bunun üzerine Trakya’daki pınarlardan ve derelerden su toplayan yeni hatlar kuruldu. Roma döneminde yapımına başlanan sistem, Bizans imparatorları tarafından genişletildi ve onarıldı. Su, eğimi dikkatle hesaplanan kapalı kanallar ve vadileri aşan kemerler aracılığıyla kente ulaştırılıyordu.

Çatalca çevresindeki Ballıgerme, Büyükgerme, Kurşunlugerme, Kumarlıgerme ve Talas kemerleri bu su yolunun günümüze kalan parçaları arasında. “Germe” sözü, su hattını bir vadinin iki yamacı arasında taşıyan kemerli yapılar için kullanılıyor.

Kurşunlugerme, bölgedeki su yapılarının daha iyi korunmuş örneklerinden biri. Taş bloklarla örülen kemer, su kanalının vadiyi aynı eğimi koruyarak geçmesini sağlıyordu. Büyükgerme ve Ballıgerme gibi diğer yapılarda da aynı mühendislik anlayışı görülüyor. Bazı kemerler onarımlar geçirirken bazıları kısmen yıkılmış durumda.

Su sistemi yalnızca görünen kemerlerden oluşmuyordu. Hattın büyük bölümü toprak seviyesinde veya yer altında ilerleyen kanallardan meydana geliyordu. Suyun kirlenmesini ve buharlaşmasını önlemek için kanalların üzeri kapatılıyordu. Belirli noktalardaki havuzlar ve bentler ise suyun toplanmasını ve akışının düzenlenmesini sağlıyordu.

Anastasios Surları yapılırken su hatlarının korunması da hesaba katılmıştı. Bazı noktalarda savunma duvarı ile su kanalları birbirine çok yakın geçiyor, hatta aynı arazi üzerinde kesişiyordu. Bu durum, surun yalnızca başkentin önünde kurulan askerî bir engel olmadığını; kentin su ve gıda kaynaklarını koruyan daha geniş bir düzenin parçası olduğunu gösteriyor.

Kemerlerin bir bölümü yerleşim merkezlerinden uzakta, orman yollarının içinde bulunuyor. Bu alanlarda yönlendirme levhası, güvenli yürüyüş yolu veya ziyaretçi düzenlemesi her zaman yok. Yoğun bitki örtüsü bazı kalıntıların görülmesini zorlaştırıyor. Define kazıları, taşların sökülmesi ve bakımsızlık da yapılara zarar veriyor.

Dönüş Yolunda

İnceğiz’den Çatalca’ya dönerken gün boyunca görülen yerler birbirine bağlanmaya başlıyor. Karacaköy’deki torluklar, Ormanlı’nın çeltik tarlaları, Yalıköy kıyısı, ormanın içindeki Anastasios Surları ve Çatalca merkezindeki çeşmeler aynı bölgenin farklı dönemlerini anlatıyor.

Buradaki hayatın önemli bir bölümü toprağa, ormana ve mevsimlere göre düzenleniyor. Yaz sonunda ayçiçeği hasadı tamamlanırken başka bir yerde kışlık odun hazırlanıyor. Çeltik tarlasından çıkan saplar torluğun üzerini örtmek için kullanılıyor. Ormandan izinli kesimle alınan meşe odunları ise günler süren çalışmanın ardından mangal kömürüne dönüşüyor.

Torlukçuluk yalnızca odun yakmayı bilmekten ibaret değil. Hangi parçanın yığının neresine yerleştirileceği, toprak örtüsünün ne kadar kalın olacağı, dumanın renginin ne anlattığı ve hava deliklerinin ne zaman kapatılacağı yıllar içinde öğreniliyor. Bu bilgi çoğunlukla aile içinde, büyüklerin yanında çalışırken aktarılıyor.

Mesleği sürdürenlerin azalması yalnızca bir geçim kaynağının zayıflaması anlamına gelmiyor. Torluğun nasıl kurulacağını ve ateşin nasıl yönetileceğini bilen insanların sayısı da azalıyor. Kömür üreticilerinin düşük fiyat, artan maliyet ve pazarlama sorunlarıyla karşılaşması bu süreci hızlandırıyor.

Bölgedeki tarihî yapılar da benzer bir kayıp riski taşıyor. Anastasios Surları’nın ormanda kalan parçaları, eski su kemerleri, İnceğiz’in kayaya oyulmuş odaları ve köylerdeki küçük yapılar yeterince korunmadığında sessizce aşınıyor. Bazıları bitki örtüsünün altında kalıyor, bazıları define kazıları veya kontrolsüz kullanım nedeniyle zarar görüyor.

Köylerin idari olarak mahalleye dönüştürülmesi ise yalnızca adlarını değiştirmedi. Yeni yapılaşma, tarım alanlarının daralması ve genç nüfusun başka işlere yönelmesi, köylerin üretim biçimini de etkiliyor. Bu nedenle köy demekte ısrar etmek, bir kelime tercihinden çok, o yerleşimlerin toprağa ve üretime dayalı yapısının korunmasını istemek anlamına geliyor.

Akşamüstü Karacaköy’den ayrılırken torluklardan hâlâ ince bir duman yükseliyor. Alev görünmüyor; meşe odunları toprak örtüsünün altında kömürleşmeyi sürdürüyor. Yolun birkaç kilometresinden sonra duman gözden kayboluyor, ancak kıyafete sinen is kokusu aracın içinde kalıyor.

Karacaköy’den geriye yalnızca bir çuval mangal kömürünün nasıl yapıldığı bilgisi kalmıyor. O kömürün hangi ormandan geldiği, kimlerin emeğiyle hazırlandığı ve aynı arazide hangi yapıların ayakta kalmaya çalıştığı da görülüyor. Yolculuk bittiğinde insanın aklında en çok bunlar kalıyor.