
Açtığı Kapının Ardında İdam Edilen Başbakan
.
Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi siyasi tarihi, ironiler ve trajedilerle doludur. Bu ironilerin en büyüğü ve en acısı, hiç şüphesiz, Adnan Menderes’in dış politika tercihleri ile uğradığı feci akıbet arasındaki çarpıcı ilişkidir.
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en önemli güvenlik hamlelerinden birini yaparak 18 Şubat 1952 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütüne (NATO) tam üye oldu. Menderes Hükûmeti, ülkeyi Sovyet tehdidine karşı korumak ve Batı blokunun kalıcı bir parçası hâline getirmek amacıyla Kore’ye asker gönderdi; nihayetinde bu askerî ve siyasi ittifakın kapılarını sonuna kadar açtı.
Ancak tarih, Menderes için sarsıcı bir paradoks hazırlıyordu. Türkiye’yi NATO’ya entegre eden, ordusunu ve savunma anlayışını bu ittifakın standartlarına göre yeniden yapılandıran siyasi irade, dokuz yıl sonra yine bu sistemin içinden çıkan bir askerî cuntanın hedefi olacaktı.
“NATO’ya ve CENTO’ya Bağlıyız”
27 Mayıs 1960 sabahı askerî müdahale gerçekleştiğinde ihtilal komitesinin radyodan bütün dünyaya duyurduğu ilk açıklamalardan biri oldukça anlamlıydı:
“NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. CENTO’ya bağlıyız.”
Darbeyi gerçekleştiren Millî Birlik Komitesi, sivil yönetimi devirirken uluslararası meşruiyet aradığı ilk anda, Adnan Menderes’in Türkiye’yi taşıdığı küresel ittifaka bağlılığını ilan etti. Washington ve Brüksel’e verilen bu erken güvence, askerî müdahalenin dış dünyada bir “eksen değişikliği” olarak algılanmasını önlemeye yönelikti.
Sonuçta Batı ittifakı bu güvenceyi kabul etti ve müttefiki olan bir ülkenin seçilmiş başbakanının Yassıada’da yargılanarak 17 Eylül 1961 tarihinde İmralı Adası’nda idam edilmesine sessiz kaldı. Neredeyse idam tarihi ile NATO'ya üye olduğumuz gün aynı.
Adnan Menderes’in imzasını taşıyan Atlantik entegrasyonu, onun siyasi kariyerinin en büyük hamlelerinden biriydi. Ancak aynı entegrasyona sadakat ilan ederek yönetime el koyan askerî yapı, onun yaşamına son veren hükmü uyguladı.
Bu yönüyle 1952 ile 1961 yılları arasındaki dönem, Türk siyasi tarihinde kendi kurduğu düzenin çarkları arasında kalan bir devlet adamının trajik kronolojisi olarak yerini korumaktadır.


