
Adaletsizliği İlahiyatla Meşrulaştırmak
Yavuz Selim Sürer yazdı..
Başlık biraz tahrik edici gelebilir, kabul ediyorum; ancak niyetim asla tahrik etmek değil. Platformun ismi “itiraz payı” olduğu için ilk yazımda biraz cesur davranacağım. Müsaadenizle, tarihsel süreçte şekillenen ve günümüze intikal eden egemen din anlayışını irdelemek istiyorum.
Ne yazık ki bu anlayış içerisinde meseleler çoğunlukla kâğıt üzerinde, sırf “teori” ve soyut birer kelam tartışması olarak ele alınıyor. Doğruluğu ve yanlışlığı yine teori düzeyinde hapsediliyor. Hayatın pratiği, toplumun gerçekliği ve yaşamın içerisinde karşılaşılan somut durumlar, bu anlayışta ne yazık ki ahlaki birer dönüşüm verisi olarak görülmüyor.
Misal: Kerbelâ, Sıffîn ya da Cemel… Binlerce insanın, iki tarafın da kendisini haklı gördüğü mücadelelerde ölümüyle sonuçlanan ağır süreçler… Şüphesiz İslam hukuku bu olaylardan iç savaş fıkhına dair teknik dersler çıkarmıştır; fakat toplumsal vicdanı onaracak ve siyasi ahlakı inşa edecek reel dersler çıkarılabildi mi? Aksine, bu konuların siyasi ve vicdani boyutunun mümkünse hiç konuşulmaması, üstünün örtülmesi tercih edildi. Tam bu noktada Farabi’den ve onun kaderine terk edilişinden bahsetmemiz gerekiyor.
İslam filozoflarının öncülerinden Farabi’nin (ve sonrasında İbn Sina’nın) geleneksel çevrelerce marjinalleştirilmesinin ve Gazali tarafından tekfir edilmeye varan eleştirilere maruz kalmasının sebepleri de bu yaklaşımla örtüşüyor. Farabi, Tanrı'nın evreni mükemmel bir düzen ve sabit ilkeler (Sünnetullah) üzerine yarattığını, dolayısıyla evrendeki tekil olayları da bu tümel ilkeler ve nedensellik üzerinden bildiğini savunuyordu. Buna karşılık dar kalıplı anlayış, her anı nedensellikten kopuk, doğrudan bir müdahale alanı olarak gördü.
Bu durum, zamanla toplumsal alanda tehlikeli bir pasifliğe ve meşrulaştırma parantezine kapı araladı. Yanı başınızda baş gösteren bir adaletsizliği, ancak kendinizi “dindar ve imanlı” olduğunuza inandıracak biçimsel faaliyetlerle Görmezden gelebilir hale geliyorsunuz. Bir zulüm, bir adaletsizlik arşa çıkmışken siz, o sırada soyut metin tartışmalarına devam ettiğiniz için kendinizi o ahlaki sorumluluktan muaf hissedebiliyorsunuz. Örneğin, mükellef bir sofraya oturup besmele çektikten sonra, “Allah olmayanlara da versin,” diye dua ediyorsunuz. Oysa aynı din, size o sofrayı olmayanlarla paylaşma ve adaleti tesis etme sorumluluğunu yüklemektedir.
Şimdi soralım: Kerbelâ, Cemel ve Sıffîn gerçekten sadece “sanki kaçınılmaz bir kaderdi” denilip geçilecek olaylar mıdır; yoksa ilahi ilkeleri doğru anlayıp insan sorumluluğu üzerine kafa yoracak cesaret gösterilemediği için mi bu facialar yaşandı?
Bir örnekle derdimi daha net anlatayım: Kerbelâ katliamı sonrası Şam’daki Emevi sarayına götürülen Hz. Zeynep’e Yezid’in şöyle seslendiği aktarılır:
“Allah gücü, kuvveti ve iktidarı dilediğine verir. Gördüğün gibi bizi diledi ve bize verdi. Senin ağabeyin buna karşı gelerek aslında Allah’ın takdirine karşı gelmişti.”
Ne dersiniz: Allah öyle murad ettiği için mi Kerbelâ yaşandı, yoksa insan eliyle işlenen Kerbelâ katliamı, siyasi iktidarı korumak adına kaderci bir ilahiyat diliyle meşrulaştırılmaya mı çalışıldı?
İslam tarihine baktığımızda, egemen söylemin doğabilecek ahlaki ve pratik sonuçlarla yüzleşmekten çoğu kez kaçındığını görüyoruz. Şekli olarak “doğru olanı yaptığına” dair kati bir inanç geliştirerek kendisini vicdanen sağlamda görmeyi arzuluyor.
Benzer bir zihinsel konforu Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü kitabında da görürüz. Orada idealize edilen bir “Başyücelik” makamı ve “Başyüce” figürü vardır. Teori düzeyinde iddialı bir tasarım olsa da o Başyüce’nin günün birinde yozlaşması veya zulmetmeye başlaması ihtimaline karşı hiçbir denetim mekanizması düşünülmemiştir. İnsan unsuruna duyulan bu mutlak ve sorgulanamaz güven, gücü elinde tutanı eleştiriden muaf kılar.
İşte bu tür kesin inançlar ve sadece kendi korunaklı dünyasına kulak kesilme hali, diğer inançlara, mazlumların feryadına ve hayatın acı gerçeklerine karşı bir sağırlığa dönüşüyor. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in toplumun ortasına koyduğu, imtiyazları yıkan ve adaleti merkeze alan o devrimci ruh zayıflıyor; ilkeleri değil, kişileri ve kurumları kutsayan yeni bir yapı ortaya çıkıyor.
Soru şu:
Ölenin de öldürenin de Müslüman olduğu tarihsel krizlerden yola çıkarak adaleti ve birlikte yaşamayı ölmeden/öldürmeden çözecek ahlaki bir yol aramayan; diğer yandan akla ve mantığa kulak veren Farabi gibi mütefekkirleri sistemin dışına iten bir zihniyet, Hz. Peygamber’in getirdiği o evrensel adalet ve merhamet mesajının ne kadar merkezindedir?


