Edebiyat

Atatürk Heykeline Yemek Yediren Fransız Yargıç

.

Serhat Demiroğlu profil fotoğrafıSerhat DemiroğluEğitimci, Türk Dili ve Edebiyatı Tüm yazılarını gör
11 Ekim 20262 dk okuma

Gerçek adını hiçbir zaman öğrenemediğim ve şehirdeki herkes tarafından “Siyahmet” diye çağrılan bu gayet düzgün giyinişli adama, ilkokul bilgilerimden yola çıkarak aslında isminin Siyah Ahmet iken ünlü düşmesiyle bu hâle geldiğini düşündüğümden, daha önceleri çarşıda pazarda defalarca rastlamıştım. İlk başlarda kendisini üst düzey bir memur veya bir sanatçı olarak tasavvur etmiştim. Zira film setinden az önce dönmüş izlenimi veren bir görüntü içindeydi. Geriye yatırdığı kırlaşmış düz saçları, çenesine değin uzanan kalın favorileri, geniş yakalı gömleği ve yaz kış sırtından düşmeyen kül rengi ceketiyle (hani şu filmlerden görüp bildiğimiz) 1800’lü yıllardan kalma Fransız yargıçlara benziyordu.

Terk edilmiş tarihî hükümet konağının (ki bu hükümet konağına şimdilerde tinercilerin, oğlancıların ve evsiz şarapçıların tünediğini üzülerek söylemem gerekiyor) geniş merdivenleri dibindeki alanda yer alan devasa Atatürk heykelinin önünden geçerken, bizim “Fransız yargıcın” yüzü heykele dönük bir şekilde bağırıp çağırdığını gördüm. Çok daha sonraları malulen emekli bir tarih öğretmeni olduğunu öğrendiğim “Siyahmet”, Atatürk heykeline hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. Beni hayretler içinde bırakan bu durum, tam tersine, sağlı sollu kahvehanelerde oturanları ve yoldan geçenleri kahkahalara boğmuştu. Bu zatı muhteremin aslında su katılmamış bir deli olduğunu ve bunu her gün yaptığını, “izleyici grubun” kendi aralarındaki konuşmalarından öğrenmiştim o an. Biraz seyrettikten sonra Siyahmet’i böyle celallenmeye iten şeyi öğrenince hayretim daha da artmıştı. Atatürk’ün heykeli önüne içi yemek dolu birkaç sefertası bırakmış ve “Hadi, ye Atam!” diye bağırıyordu. Bu bağrışlardan sonuç alamayacağını, yani heykelin yemekleri yemediğini görünce, bu defa hınzır bir çocuk edasıyla gülümseyerek “Yoksa utanıyor musun, Kemal?” diye soruyordu. “Yoksa aç değil misin?” Atatürk’ün utandığına kanaat getiren Siyahmet bu defa arkasını dönüp “Hadi, hadi ye. Söz, bakmayacağım.” deyince, benim bile o an fark etmediğim birkaç çocuk heykelin arkasında gizlendikleri yerden çıkıp sefertalarını kaptıkları gibi ortadan yok olmuşlardı. Heyecanlı bir film seyredercesine, olacakları görmek için merakla bekliyordum. Bir müddet sonra yine heykele taraf dönen Siyahmet, sefertalarını heykelin ayakları önünde göremeyince sevinçten kudurmuşçasına sağlı sollu değişik zıplama hareketleri yapmış, “Bak, sefertası mı akşam burada isterim.” dedikten sonra gülümseye gülümseye gözden kaybolmuştu.

Bu “Atatürk aşığı” insanın cesedini karlı bir kış sabahı heykelin ayakları önünde, soğuktan donmuş bir şekilde bulmuşlardı. Elinde dün geceden kalma boş bir sefertası vardı. Beni asıl üzen şey, mütemadiyen Atatürk’ün yemesi için getirdiği yemekleri heykelin ardına gizlenen sokak çocuklarının yediğini hiçbir zaman bilmemesi olmuştu. Bu karlı kış gecesinde yerdeki beyazlığa bakarken, cam arkasından nedense Siyahmet’i anmak istedim.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Edebiyat
Kültür Sanat Servisi15 Ekim 20263 dk okuma

Bodrum’a Sürgün

Edebiyat
Derya İz11 Ekim 20264 dk okuma

Gürültünün Ortasında Sezai Karakoç’u Anlamak

Edebiyat
Hamza Aras28 Eylül 20264 dk okuma

Henüz O Sabahın İçindeyiz; Prag’da bir köşe başı