Toplumsal Eleştiri

Balta, Mızrak, İktidar ve Erdem

"Hey Mumba, biraz acele et, zira sonsuza kadar seni bekleyemeyiz.” Metin Kondel yazdı..

10 Ekim 20264 dk okuma

Üniversitede okuduğumuz yıllarda, bilhassa sosyoloji derslerinde, öğrendiğimiz yığınla şey vardı. Maalesef bu ilginç bilgilerin birçoğunu unuttum. Ama hatırlayabildiklerim, kırık dökük halleriyle bile, günümüz dünyasını ve Türkiye'sini tahlil etme bahsinde epeyce işe yarayabilir. Meselâ iktidar (otorite) ile sıradan insan ilişkisini izah eden şöyle bir vakıa vardı:

Afrika'da bir kabileye mensup bir kişi, elinde mızrak, kıçında yaprala vahşi doğada avlanırken sert bir cisim bulduğunda —ki bu obsidyen bir taş, balta olabilecek bir demir cevheri ya da ok ve mızrak ucu olabilecek bir maden olabilir— onu hemen alıp kabile reisine getirirmiş. Yani kabile üyesi bir savaşçı, işe yarar o şeyi kendi adına kullanmaya cesaret edemezmiş.

Bu bize neyi gösteriyor?

Modern devletlerde de elinde maddi ve manevi anlamda değeri olan insanlar bunu kabile şefine, yani merkezdeki iktidara ram ederler. Onu kendi hesabına kullanmayı akıl edemezler. Kabile reisine sundukları o şeyle yaşadıkları toplumda kendilerine bir paye verilir. Yani Osmanlı imparatorluğunda bütün değerli taşların, en tatlı suların, en güzel cariyelerin, en güzel giysilerin, en mahir ustaların İstanbul saraylarında toplanması gibi bir şey bu.

Kısacası iktidarlar en değerli, en güzel, en iyi olan her şeyi kendine çekip yutar. Bugünle kıyaslandığında bazı insanların onur ve haysyetlerini meçhul bir iktidara satıp onun karşılığında statü elde etmeleri ve zenginlik biriktirmeleri bu bahiste görülebilir.

Diğer bir örnek ise ilk bakışta bunun tam tersi gibi görünse de aslında yukarıdaki örneğe çok benzerdir. Yine Afrika'da savaşçı bir kabilenin üyesi, vahşi doğada avlanırken tehlikeli bir yırtıcı ile karşılaştığında mızrağına, baltasına davranır. Ama oku, yayı, mızrağı, baltası o vahşi yırtıcıyı caydırmaya yetmediği durumlarda ortaya ilginç bir durum çıkar.

Kabile üyesi, canını vahşi yırtıcıdan kurtarmak için yakınındaki bir kütüğü ya da taşı başının üzerine koyar, ayaklarının ucuna abanır ve karşıdaki yırtıcının gözünde normalde olduğunundan daha büyük, daha uzun görünür. Böylece başının üzerine koyduğu o kütük parçası ya da taş onun bedeninin doğal bir parçasıymış gibi davranarak yırtıcıdan kurtulmaya çalışır. O anda muhtemelen içinden ilkel kabile diliyle bildiği bütün duaları okur. Yaşamak için Manitu'ya yalvarır.

Bu ilginç örnek ise bize şunu gösteriyor: Modern bir toplumda yaşayan insanlar, kendini tehdit eden bir durumla karşılaştığında devlet otoritesiyle ilişkilendirilmiş şeylere tutunurlar; güdüsel olarak onları talan edip başlarının üzerine koyarlar. Ve şöyle derler:

“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”

Aslında ne demek istiyor bu lümpen?

“Belki farkında değilsin ama benim kanunları, kurumları alt edecek kadar zenginliğim ve gücüm var! Ankara'da tanıdığım siyasi nüfuzu olan yakınlarım, dostlarım var! Ve bana bir şey yapmaya kalkarsan karşında onları bulursun.”

Tıpkı o ilkel kabile üyesi gibi hemen başının üzerine modern bir imtiyaz kütüğünü koyar ve karşısındakini caydırmaya çalışır. Epeyce eğlenceli bir durum değil mi?

Şöyle düşünün: birgün uyanıyorsunuz ve Ankara'da yaşayan herkes başının üzerinde bir kütükle, ayak parmaklarının ucuna abanarak caddelerde yürüyorlar. Başının üzerinde en büyük kütük olan, diğer başının üzerinde kütük taşıyanları korkutuyor ve böylece en tepeye o çıkmış oluyor. Yani halktan, devletten, siyasi otoriteden, kanunlardan, bürokrasiden alınmış bir güçle diğer insanları korkutarak kendine bir imtiyaz alanı oluşturuyor.

Ben senin kim olduğunu gayet iyi biliyorum! Sen modern bir toplumda saklanmış vahşi hayvanlardan korktuğu için başının üzerinde kütük taşıyan ve parmak uclarına abanan ilkel bir pigmesin!

Evet, gelelim Afrika'daki savaşçı kabilelerin barış zamanlarındaki erdemlerine.

Afrika'da bir kabilede bir çocuk doğduğunda o kabilenin bütün Zulu kadınları bir araya toplanıp sadece o çocuğa ait bir şarkı uydururlarmış. O Afrikalı çocuğun her doğum gününde aynı Zulu kadınlar bir araya gelip o türküyü o çocuğa defalarca söylerlermiş. Böylece o çocukla kabilenin Zulu kadınları arasında kabilenin erdemlerini içeren sözlü bir mutabakat oluşurmuş.

Çocuk büyüyüp yetişkin olduğunda ve kabilelerinin yüzünü kara çıkaracak bir suç işlediğinde yine o Zulu kadınlar, dişleri sökülmüş yaşlı halleriyle bir araya gelirler ve sırf o çocuk için söyledikleri şarkıyı bu kez ağıt tonuyla söylerlermiş. En sonunda bir tanesi o yetişkin adama şöyle dermiş:

“Hey Mumba, sen önce bizim yıllarca şarkısını söylediğimiz o masum Mumba'yı bize geri ver. Sonra işlediğin suçunla, günahınla yoluna devam edebilirsin. O masum çocuğu bize vermeden hiçbir yere gitmeyeceğiz. Hey Mumba, biraz acele et, zira sonsuza kadar seni bekleyemeyiz.”

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Toplumsal Eleştiri
Recep Karagöz15 Ekim 20264 dk okuma

Mağduriyet Bir İktidar Tekniği Olduğunda

Toplumsal Eleştiri
Turgut Akça15 Ekim 20264 dk okuma

Gayrimüslim Avrupa'ya övgü...!

Toplumsal Eleştiri
Bayram Ali Akyüz13 Ekim 20264 dk okuma

Herkese Aynı Ölçü