
Bir sopa, bir saat kulesi, bir fırın
.
Bazı insanların adı tarihe bir rütbeyle, bazılarınki bir olayla geçer. Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın adıysa hem bir sopayla hem de bir saat kulesiyle anılır. Bugün Beşiktaş çarşısındaki bir fırında, torunlarının yaptığı kurabiyelerin kokusuna da karışır.
1831’de Çorum’da, kılıç ustası bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi Hasan. Mahalle mektebinde okudu; babasının yanında demirle, ateşle, kılıçla tanıştı. Sonra İstanbul’a gitti. Askerliğe nefer olarak başladı; ömrünün sonunda müşirliğe, bugünün deyişiyle mareşalliğe kadar yükseldi. Osmanlı ordusunda böylesi bir yol, yalnızca üniformayla yürünmezdi. Cesaret, dayanıklılık ve doğru zamanda doğru yerde bulunmak da gerekirdi.
Hac dönüşünde bindikleri gemi karaya oturunca Hasan Çavuş’un gösterdiği cesaretin padişaha kadar ulaştığı anlatılır. Sultan Abdülmecid’in huzuruna kabul edilmiş, teğmenliğe yükseltilmişti. O günden sonra adı Hacı Hasan oldu. Ardından Balıkesir ve Bursa çevresinde eşkıya takibinde görev aldı. Mağarada esir tutulan genç bir kızı kurtarması gibi hikâyeler, ününü İstanbul’a taşıdı.
Hasan Paşa’nın hayatında sadakat, zamanla üniformasının bir parçasına dönüştü. Abdülaziz devrinde Beşiktaş Karakol Komutanı olarak saray çevresinin güvenliğinden sorumluydu. Bir gün veliaht Abdülhamid’in geçişine izin vermediği, “Ben veliaht tanımam, ben padişahın adamıyım,” dediği rivayet edilir. Bu söz, doğru olsun ya da olmasın, onun nasıl hatırlandığını gösterir: sözü sert, vazife anlayışı katı bir asker.
Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra Beşiktaş’tan uzaklaştırıldı. Balkanlar’da görev yaptı; nişanlar aldı, rütbeler kazandı. Abdülhamid tahta çıkınca yeniden Beşiktaş’a çağrıldı. Aradan yıllar geçmişti; sarayın kapıları da, o kapılarda nöbet tutanların hafızası da yerli yerindeydi.
1878’de Çırağan Sarayı’nda yaşanan baskın, Hasan Paşa’nın adını tarihin daha gürültülü sayfalarına taşıdı. Ali Suavi ve yanındakiler, V. Murad’ı yeniden tahta çıkarmak amacıyla saraya girdi. Hasan Paşa’nın olay yerine koştuğu, elindeki sopayla saldırganlara müdahale ettiği anlatılır. Ali Suavi’nin de o sopayla öldürüldüğü rivayet edilir. O günün karmaşası içinde sopa, bir anda devletin kaderine dokunan bir nesneye dönüşmüştü.
Yıllar sonra, başındaki eski bir yaranın içinden fes püskülü çıkarıldığı söylenir. Yaralanmış, savaşmış, görevden alınmış, yeniden göreve çağrılmıştı. Gövdesi de hayatı gibi darbelerle doluydu. Buna rağmen Çorum’u unutmadı. 1894’te şehrin bugün hâlâ simgelerinden biri olan saat kulesini yaptırdı; kütüphane ve başka hayır eserlerine de katkıda bulundu.
Bir insanın geride bıraktıkları bazen aynı ölçüye sığmaz. Hasan Paşa’dan söz edilirken bir yanda devlet uğruna gösterdiği sertlik, öte yanda Çorum’a armağan ettiği saat kulesi durur. Tarih onu farklı gözlerle değerlendirebilir. Saat kulesi ise yıllardır zamanı saymayı sürdürür; tartışmaya girmez, kimseye bağlılık yemini etmez.
1905’te öldü. Önce Beşiktaş’ta defnedildi; daha sonra naaşı Yahya Efendi Dergâhı haziresine nakledildi. Türbesi yol genişletme çalışmaları sırasında kaldırıldı. Şehirler büyürken bazı mezarlar yer değiştirir, bazı yapılar silinir. Hafızaysa çoğu zaman daha küçük bir yerde saklanır.
Belki de bu yüzden Beşiktaş çarşısındaki fırın hikâyesi kulağa bu kadar tanıdık gelir. Torunlarının işlettiği, güzel kurabiyeler yapan o fırın… Bir zamanlar saray kapılarında nöbet tutan, Çırağan’da eline sopa alan paşanın adı, bugün bir vitrindeki kurabiyelerin yanında yaşıyor. Tarihin gürültüsü diner; çarşının sesi kalır. Saat kulesi zamanı gösterir, fırın da o zamana biraz koku, biraz tat ekler.


