
Boşluk ve Sis
Bakalım bir boşluk bırakabilecek miyiz…? Turgut Akça yazdı.
Bir süredir köydeyiz; gözlerimiz derin boşluklara alışamadı bir zaman. Kendimi yüksek irtifadan boşluğa bırakılmış gibi hissediyorum. Bastığım yeri yokluyorum gayriihtiyari. Üç metre ötemizdeki gri duvarlara çarpan bakışlarımızın geri yansımasıyla gözlerimizin feri sönmüş sanırım. Karşı komşunun penceresine düşen bulutların yansımasından seyretmişiz gökyüzünü. Her şey bir yansımadan ibaret; bütün bunlar bizim içimizden yansıyan görüntüler belki.
İçimiz neyse dışımıza o yansıyor. İçimizi bırakalım, işimize bakalım; fiziksel çabaya alışmak için geçiş dönemi yaşayan tembel bir beden gibi, bir süre alışamadık uzaklara bakmaya; yorgun düştü gözlerimiz. Ancak bir zaman sonra alışabildik bu uçsuz bucaksız boşluğa. Alabildiğine derinlik, görebildiğin kadar ayrıntı… Al fırçanı, boya tuvalini.
Şehirde gri beton duvarlara çarpan bakışlarımız, aynadan geri yansıyan ışık gibi gözümüzü yoruyordu. Buralarda bakışlarımız, büyük bir boşluktaki yamaç paraşütçüsü gibi özgür. Ama ayaklarımızın yere değmemesi gibi bir tedirginlik, bir yabancılık çekiyoruz.
Tabiat boşluk kabul etmiyor; rüzgâr çekilince bir sis perdesi yürüdü ekrana Karadeniz’den. Çekmeyen eski model siyah beyaz televizyon gibi karıncalandı ekran. Işıkla kirlenmemiş karanlığın renkleri silip sınırları ortadan kaldırdığı gibi, bütün o devasa boşluğu dolduran bir sis bu. Hiçbir ayrıntı, hiçbir sınır kalmadı önümüzde; bütün barikatlar aşıldı birden.
Bir süt deryasında yüzüyoruz sanki; gözlerimizin feri bir pamuk deryasına saplanıp kayboluyor. Beyaz bir sis perdesine dalıyoruz, bir sis denizinde kayboluyoruz. José Saramago’nun Körlük romanında olduğu gibi her yer bembeyaz; sanki bir süt denizindeyiz. Karakter kırmızı ışıkta beklerken bütün ışıklar sönüyor; karanlığa dalacakken bir süt denizine dalıyor ve bir beyazlıkta kayboluyordu bakışları. Bir yel üfürecek birazdan ve bu pamuk deryası deryalarda kaybolacak.
Karadeniz, yokuşlara sürdüğü bu sis bulutunu yutacak köpük köpük; bitecek bu beyaz körlük, bütün ayrıntılar gün yüzüne çıkacak.
İnsan uçsuz bucaksız derin boşluklarda bir doluluk arar hep; bir doluluk varsa o da derin boşluklardadır. Dar alanlara sığamaz insanın kalbi, darlık gelir ruhuna. Dar alanlarda içine doğru yol arar insan; bir adım atar, uçsuz bucaksız bir yol açar kendi içine doğru.
Uzun düzlükler yorar beni; birbirine yaslanan dağlar olmalı ufkumda. Birini aşınca diğeri çıkmalı karşıma. Bitmeyen ama bıkkınlık ve yorgunluk vermeyen dağlar olmalı. Tıpkı bir bulmaca, bir yapboz gibi koymalıyım parçaları yerine.
Her yeni gün farklı bir hikayeyle başlar tabiatın kucağında. Yunmuş yıkanmış bir sabaha uyanırsınız bazen. Yunmuş yıkanmış bir yeryüzü, arınmış berrak bir gök, masmavi bir deniz, yağmurdan sonra uyuyakalmış bulutlar, şen şakrak kuşlar ve karşımda her gün gençleşen Kocadağ… Her gün yeni bir hikayeyle başlıyorum güne köyde.
Bazen Kıran kapıya çıkıyorum; uykudaki köylere, sırt sırta verip Dürtmen Dağı’na yaslanan dağlara, Dürtmen Dağı’na, Nebiyan Dağı’na, Erçel’e selam veriyorum. Dağları mekân edinen canlılara, yeni doğan güneşe, ıssız tarlalara, kuşlara, taşlara, sesimin ulaştığı her yere, sesimi duyan herkese selam veriyorum. Neden bu dağlarda kapısını çalabileceğim bir kulübe yok? Neden kalbinin üzerinde bir el selamımı almıyor? Bu dağların kulübesi nerede, o kulübenin Heidegger’i nerede?
Yeni bir güne hep birlikte yeniden başlamanın sevincini, mutluluğunu yaşıyorum. Hep beraber bir dünyayız biz; dağların olmadığı, ağaçların olmadığı, kuşların olmadığı bir dünya düşünebilir miyiz? Önümde üç ağaç var yan yana, üç çam ağacı. Üç çam ağacının ardında koca bir Dürtmen Dağı uzakta. Yanı başımda üst üste konulmuş üç taş ilişiyor gözüme, üç büyük taş.
Bu üç taşı üst üste koyan eller toprağa karıştı çoktan. Bu tarlaları en son ekip biçenlerden kimse kalmadı bu dünyada. Bak, adam üç taşı üst üste koymuş, göçmüş bu dünyadan. Sonra, “Taşı taş üstüne koymadan hepsini koyup gitti.” derler diye düşünüyorum kendi kendime. İnsanın kendi kendine düşünmesi serbesttir, eyleme geçmediği sürece. Sonra, “İki taşı üst üste koymak için geçti ömrüm.” diyorum.
Dürtmen Dağı ekranımda; bazen Yeni tarlaya geçiyorum, ekran daha da genişliyor: kocaman bir çanak, koca bir deniz, uçsuz bucaksız bir ova, Alaçam’dan Bafra’ya… Samsun’a. O geniş çanağı, o devasa boşluğu ve içinde onlarca köyü, gölleri, şehri… ardında bir yay gibi uzanan denizi izliyorum ve hisleniyorum.
İki başıboş köpek eşlik ediyor bu yıl bana. Başıboş hayvanlarla başımız belada köyde. Baksak bir dert, bakmasak başka bir dert. “Alıştırıp gidiyorsunuz, sonra hepsi bizim başımıza kalıyor.” diyor komşular. Eskiden başıboş hayvan nedir bilmezdik; ne bu sahipsizlik böyle? Kim salıyor bu hayvanları kimsesiz köylere? Her sabah kapının önünde çılgınlar gibi sevinerek karşılıyorlar beni. Sonra etrafı kolaçan ederek benimle yürüyüşe çıkıyorlar.
Yol boyu defaten göz göze geliyoruz; sanki gülüyorlar yüzüme. Bazen Doğan Tepe’ye, oradan Tekkenin yanına, hatıralarımıza… Ektiğimiz, ekmeğini yediğimiz topraklara doğru uzanıyorum. Elimde ucu yanık fındık kurusu bir asa, önümüz deniz; nerede Musa, hani denizi yaran asa…!
Yeri yoklaya yoklaya yürüyorum mahcup. İçimdeki boşluğu bütün o geniş boşluklarla dolduruyorum; içimdeki boşluğu o devasa boşluğa koyuyorum. İçimdeki boşluğu hangi boşluğa bırakayım, içimdeki boşluğu hangi boşlukla doldurayım, bilemiyorum. Canımız gibi koruduğumuz ormanlarda kesim var; yıllardır bitmeyen bir kesim. Bir kesim kesiyor, bir kesim bakıyor. Yolun iki yanına istiflenmiş tomruklar…
Ağaca odun muamelesi yapılması içimden gelmiyor. Ancak Yunus’un diliyle eğri odun, doğru odun meselesi geliyor aklıma; aklım rahatlıyor. Odun deyince aklım dört unsura gidiyor: ateş, hava, toprak ve su… Yanmak, kül olmak, gül olmak, kul olmak arasında gidip geliyor zihnim. Babam olsa bunları kesmeye kıyamazdı; o hep eğri büğrü, ömrünü tamamlamış olanları keserdi. Yunus’un tekkeye eğri odun taşımamasıyla babamın evimizin ocağına doğru odun taşımaması arasında hep bir benzerlik kurmuşumdur. İkisini de aynı aklın ürünü olarak görürüm.
Babamın tekkesi evinin ocağıydı; o, ocağının Yunus’uydu. Nenem o eğri odunların alazında Yunus’tan, Karacaoğlan’dan sesler mırıldanırdı yün eğirirken. “Şol cennetin ırmakları” düşmezdi dilinden. Ben onu “sol” anlardım; defteri sağ tarafından verilenlerle sol tarafından verilenler aklımı kurcalardı hep. “Solun cenneti mi olurmuş?” derdim.
Yol boyu istif edilmiş odunlar… İstifçilik kötüdür ama odunlar iyi istif edilmiş. Yağmur yağdı bugün; toprak iliklerine kadar ıslandı yine. Bu sabah Adilli başına kadar yürüdüm; her yer şiir gibiydi. Şehir uzakta şiir gibiydi; mısralara dizilmiş ışıklar sabahın aydınlığında belli belirsiz, ipil ipil titriyorlardı. Deniz bir sahnenin arka fonu gibi masmavi. Yol kenarında yeni baş göstermiş otlar, çiçekler, damla yüklü, mısra mısra dizilmişti.
Yolum yine mezarlığa çıkıyor ve içimden şu cümle geçiyor: “Daha uzun yaşamak için daha uzun yürüyordu; her gün yolu mezarlığa çıkıyordu.” Ahh… “Sevgi her şeyden ezeldir, sevgi her şeyi düzeltir, sevince her şey gözeldir.” diye bozuluyor Neşet Ertaş.
İnsan boşluğundan küçük boşluklara sığamaz, boşluğundan büyük boşlukları dolduramaz. Hayat boşlukları doldurma sanatıdır; boşlukları doldura doldura yürüyoruz. Bakalım bir boşluk bırakabilecek miyiz…?


