
Bu Kapı Eşiği Bütün Tanrıcıklara Gelsin
Hüseyin Demirci yazdı..
Uykunun olmadığı günlerde oturmuşuz, büyüyünce iki kişi sığmadığımız bir kapının eşiğinde!
Güneşin içeriye girmediği eve doktorun girdiği öğretilen bir toplumun bireyleri olarak, kapıdan içeri girmesine müsaade etmiyoruz güneşin.
Yüreği lekesiz birilerine seslenmek istiyorum, lakin sesimi ben bile duymuyorum.
Küçükken köyümüzde gırtlak kanseri olan Hüseyin amcanın boğazındaki alete dokunmadan çıkmayan sesi gibi hissediyorum: dalgasız ve titreşimsiz.
Boyu uzun olan lekesiz birinin, güneşi eve sokmamak için yeterli olduğunu düşündüm bir süre. Çünkü boyu yetersiz bir adamın sesi de yetersiz sanırım.
Bir türlü duyuramadım kendimi dünyadaki hiç kimseye!
Yine seslendim, yine duyulmadım!
Oysa kelimelerin gücüne inanmıştım bu âhir zamanda. Kulaklarından tırtıklama kabiliyetimiz olduğundan bir şeyler yazıp çiziyoruz!
İçimden her şeyi bırakmak geldi.
Okumayı, yazmayı, hatta seslenmeyi… Denedim; bu sefer de nefes alamadığımı hissettim.
Nasıl çıkılacaktı bu girdaptan, bilemiyorum.
Sonra, parayla her şeyi mümkün kılacaklarını zannedenlerin dünyasında güneşi engellemenin mümkün olmadığını düşündüm.
Sanki bu dünyalı değildim ya da bu döneme ait hissetmiyordum kendimi.
XIII-XIV. yüzyıllarda,
“Bir garip ölmüş diyeler,
Üç günden sonra duyalar.”
diyen Hz. Yunus Emre’nin ayaklarının dibinde oturmaya aday birinin kalkıp XXI. yüzyıl dünyasına gelmesi zor oluyor Allah’ım.
Yâ Rabbi, günah sayma; isyanım sana değil, sümme hâşâ. İsyanım, üfürdüğün ruhundan dolayı kendini senin yerine koyanlara.
Arada yine sesleniyorum, duyan olur mu diye. Lakin değişen hiçbir şey yok; duyan da yok, sesim de yok.
Artık yazdıklarımız bile kimseye değmiyor kâinatta!
İnsanın çürümüşlüğüne rağmen, o kapı eşiğinden engel olmaya çalıştığımız güneş yine sızıyor ve Tanrı, insanı gülerek iddiasından vuruyor!


