
Cellatlar Ölür, Aslanlar Yaşar
20 Ağustos 1858 - 16 Eylül 1931
Tarih, silah üstünlüğünün her zaman zafer anlamına gelmediğini gösteren örneklerle doludur. Büyük ordular şehirleri işgal edebilir, köyleri yakabilir, insanları sürgüne gönderebilir. Fakat bir milletin hür yaşama iradesini ortadan kaldırmak, çoğu zaman savaş meydanını ele geçirmekten çok daha zordur.
Ömer Muhtar’ın hayatı, bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biridir.
1858 yılında Libya’nın Cebelülahdar bölgesinde doğan Ömer Muhtar, gençliğinden itibaren Senûsî eğitim geleneği içinde yetişti. Dinî ilimlerle uğraştı, öğrenci yetiştirdi ve kabileler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde üstlendiği görevlerle çevresinin güvenini kazandı. Hayatının büyük bölümünü bir öğretmen ve rehber olarak geçiren bu sakin insan, ülkesinin işgal edilmesiyle bambaşka bir sorumluluk üstlenecekti.
İtalya’nın 1911 yılında Libya’yı işgale başlaması, yalnızca iki devlet arasındaki bir savaş değildi. Bu, modern silahlarla donatılmış sömürgeci bir güç ile vatanlarını korumaya çalışan bir halkın karşı karşıya gelmesiydi. Enver Bey ve Mustafa Kemal Bey gibi Osmanlı subaylarının bölgeye gizlice ulaşarak örgütlediği ilk direniş, Trablusgarp Savaşı’nın en dikkat çekici safhalarından birini oluşturdu.
Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesinden sonra ise Libyalılar işgal kuvvetleriyle baş başa kaldı. Ömer Muhtar için mücadele tam da bu noktada yeni bir anlam kazandı. O artık yalnızca öğrencilerine ders veren bir muallim değil, halkına direnmenin mümkün olduğunu gösteren bir önderdi.
Cebelülahdar’ın sarp coğrafyasını çok iyi biliyordu. Küçük ve hareketli birliklerle düzenlediği baskınlar, İtalyan kuvvetlerinin teknik üstünlüğünü önemli ölçüde etkisiz hâle getiriyordu. Vur-kaç harekâtlarıyla işgal ordusunu yıpratıyor, ardından dağlara çekiliyordu. İtalyanlar geniş bölgeleri denetim altında tuttuklarını ilan etseler de Ömer Muhtar’ın varlığı, Libya’nın bütünüyle teslim alınamadığını her defasında hatırlatıyordu.
Faşist yönetim, cephede kıramadığı direnişi halkı cezalandırarak sona erdirmeye çalıştı. General Rodolfo Graziani’nin yürüttüğü harekâtlar sırasında on binlerce sivil toplama kamplarına sürüldü. Köyler boşaltıldı, geçim kaynakları yok edildi ve direnişçilerin Mısır üzerinden yardım almasını önlemek amacıyla sınır boyunca dikenli teller çekildi. Açlık, hastalık ve zorunlu göç, birer savaş silahına dönüştürüldü.
Bütün bu uygulamaların hedefinde yalnızca silahlı birlikler yoktu. Asıl amaç, Ömer Muhtar’ın arkasındaki toplumsal dayanışmayı parçalamaktı. Çünkü sömürgeciler de biliyordu ki bir direnişi ayakta tutan yalnızca silah değil, halkın ona duyduğu inançtır.
Ömer Muhtar, 11 Eylül 1931’de gerçekleşen bir çatışmanın ardından yaralı olarak ele geçirildi. O sırada yetmişli yaşlarındaydı. Zincirlenerek getirildiği mahkemede, kendisini yargılayanların hangi kararı vereceğini biliyordu. Yargılama hukuki bir süreçten çok, sonucu önceden belirlenmiş siyasi bir gösteriydi.
İtalyan yönetimi onun teslimiyetini, yıllardır süren direnişin sembolik sonu olarak kullanmak istiyordu. Fakat Ömer Muhtar, esaret altında bile işgalcilerin istediği görüntüyü vermedi. Tavrı, sözleri ve sükûnetiyle mağlup edilmiş bir esirden çok, hükmünü tarih önünde vermiş bir lider gibi duruyordu.
İdam kararı karşısında Kur’an’dan, “Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” ayetini okuduğu aktarılır.
16 Eylül 1931 sabahı Sulûk’ta, binlerce Libyalının gözü önünde darağacına çıkarıldı. İtalyan yönetimi, halkın direncini kırmak için bu infazı özellikle görünür kılmıştı. İnsanlara verilmek istenen mesaj açıktı: Direnirseniz sonunuz bu olur.
Fakat sonuç beklediklerinin tam tersi oldu.
Ömer Muhtar’ın bedeni ortadan kaldırıldı; ancak temsil ettiği düşünce daha da güçlendi. İdam sehpasında sona erdirilmek istenen mücadele, sonraki kuşaklara aktarılan bir bağımsızlık mirasına dönüştü. Libya yıllar sonra özgürlüğüne kavuştuğunda Ömer Muhtar, yalnızca geçmişte yaşamış bir direnişçi değil, ulusal hafızanın temel şahsiyetlerinden biri hâline geldi.
Bugün onun hayatından çıkarılacak ders, yalnızca savaş ve kahramanlık üzerine değildir. Ömer Muhtar, gücün silah sayısıyla ölçülemeyeceğini gösterdi. İnancın, ahlaki tutarlılığın ve halkıyla aynı kaderi paylaşmanın da başlı başına bir güç olduğunu kanıtladı.
İşgalciler onun hayatına son verebildiler fakat hatırasını yok edemediler. Çünkü zulüm, insanları bir süre susturabilir; ancak haklı bir direnişin bıraktığı izi silemez.
Cellatlar ölür. İmparatorluklar dağılır. Korkuyla kurulan düzenler çöker.
Fakat halkına diz çökmemeyi öğretenler yaşamaya devam eder.


