
Hesapsız Kazanılan Malın, Söze Ağırlık Katmadığı Gün
"Sırat köprüsü incedir, parayla pulla geçilmez; kalbe haram değdiyse, mizan mühür dökülmez."
Artık insanın kim olduğundan çok neye sahip olduğuna bakılıyor. Servetini nasıl edindiğini sormak ayıp sayılırken ne kadar zengin olduğunu konuşmak olağan karşılanıyor. Güç sahiplerinin etkisi arttıkça hesap soranların sesi kısılıyor. Para, sahibine rahat bir hayatın yanında, yanlışlarını savunacak bir çevre de kazandırıyor.
Haksız kazancın itibar gördüğü bir toplumda sorumluluk yalnızca o serveti biriktirene ait değildir. Kazancın kaynağını bildiği hâlde sahibini övenler, yakınlığından çıkar sağlayanlar ve haksızlığa sessiz kalanlar da sorumludur. Gösterişli bir bağış, geçmişte yapılanları telafi etmiş gibi sunulabilir. Oysa bir yoksula verilen yardım, başka birinin elinden alınan hakkı geri getirmez.
Dini çıkar için kullanmak da bu haksızlığı büyütür. İbadet etmek, hayır kurumlarına para aktarmak veya yapılan işe uygun bir fetva bulmak, ticaretteki usulsüzlüğü gidermez. Din, güçlülerin davranışlarını haklı göstermek için kullanıldığında haksızlığa uğrayanların adalet arayışı da zarar görür.
Bir işlemin kanuna uygun olması, onun adil olduğunu göstermez. İmzalanmış bir sözleşme, tarafların eşit şartlarda karar verdiğinin kanıtı değildir. İnsan, çaresizlikten, bilgisizlikten veya işini kaybetme korkusundan kabul etmek istemediği şartlara razı olabilir. Bu durumu kazanca çevirmek, yasal olsa bile ahlaken savunulamaz. Kur’an’ın malı haksız yollarla yemeye yönelik yasağı da kazancın nasıl elde edildiğini sorgulamayı gerektirir.
Bu eleştiri, her zengini aynı kefeye koymak anlamına gelmez. Emeğiyle üreten, ticaretin riskini üstlenen, çalışanının hakkını veren ve başkasının malına el uzatmayan kişinin kazancı farklıdır. İslam, mülk edinmeyi ve ticareti yasaklamaz.
Dürüst kazanan insanın da kendisine sorması gereken sorular vardır: Daha fazla malı neden istiyorum? İşimi büyütmek, geleceğimi güvenceye almak veya başkalarından üstün görünmek için mi? İhtiyacını sürekli başkasının sahip olduklarına göre belirleyen kişi, ne kadar kazanırsa kazansın kendisini eksik hisseder. Tekâsür, bu biriktirme ve birbirini geçme tutkusunu anlatır. İnsan kendi değerini eviyle, arabasıyla ve giydikleriyle ölçmeye başladığında, servetin kendisine ayrıcalık tanıdığına da inanabilir. Kuralların yalnızca güçsüzleri bağladığını düşünmeye başladığı yerde haksızlık büyür.
Adalet, başkasından beklediğimiz ölçüyü kendimize de uygulamayı gerektirir. Kanaat, çalışmaktan vazgeçmek değil, elde etme imkânı varken bile hakkımız olmayana el uzatmamaktır. Zühd, mal uğruna sözümüzden, inancımızdan ve onurumuzdan ödün vermemektir. Zekât ve infak ise sahip olduklarımız üzerinde başkalarının da hakkı bulunduğunu hatırlatır.
Toplumsal düzeni yalnızca kişilerin insafına bırakamayız. Kamu adına kullanılan her yetkinin ve harcanan her kuruşun hesabı sorulmalıdır. Bunun için açık kayıtlar, bağımsız denetim ve herkese uygulanan kurallar gerekir. Sorumluluğun yerine getirilip getirilmediği, verilen sözlerle değil, yapılan işlerle anlaşılır.


