
Eski Bir Öykü
Kim bilir, belki de yalnızlıktan ölmüştü… Serhat Demiroğlu yazdı..
Bu şekilsiz, yaradılış yoksunu ağır gövdesini artık bir şekilde sedirin üzerinden kaldırmalıydı. Yapışıp kalmıştı âdeta. Gerçekten de tembellik dedikleri şey bu olsa gerekti: Hiçbir şey yapmayı istememek ya da bir şeyler yapacak gücü kendinde bulamamak.
Sabah ezanı az önce okunmuştu. Sabah namazı için camiye yürüyenlerin kunduralarından çıkan tak tuk sesleri kulaklarını tırmalıyordu. Kalkıp giyinmesi şart olmuştu herhâlde. Ama yine de sebebini bilmediği bir ağırlık hissediyordu bedeninde.
“Yaşlanıyorsun galiba, Erol Efendi,” diye geçirdi içinden; hafifçe gülümsedi.
Sedirden kalkmaya davrandı birden. Yapamadı. Bir şey onu âdeta sedire bağlamıştı. Oysa her sabah bu saatlerde kalkmış, çoktan giyinmiş olurdu. Gülümseyişinin yerini ciddiyet aldı bu defa. Evet, gerçekten yaşlanıyordu. Yaşı kırkı geçkindi. Alnı giderek açılıyordu. Yakında adının başına şöyle okkalı bir “kel” sıfatının eklenmesi pekâlâ mümkündü.
Tüm bu karmaşık düşünceler içinde kendini aynanın karşısında buldu. Nihayet yataktan kalkabilmişti demek. Musluğu açıp elini yüzünü yıkadı. Yüzünü kurularken, sanki ilk defa görüyormuşçasına aynadaki yüzünü dikkatle incelemeye koyuldu. Her sabah gördüğü bu yorgun çehre, hiçbir şeye benzetemediği bu şekilsiz gövde, bugün kendisine daha çirkin ve daha çökmüş göründü nedense. Gözlerinin altı iyice torbalaşmış, saçlarındaki sayılı beyaz teller artık sayılamayacak kadar çoğalmıştı.
Göbeğini içeri çekip göğsünü şişirdi. Yok, bir şeye benzetemeyecekti.
Su, musluktan öylesine akıp gidiyordu. Ayağına düşen birkaç damlayla irkildi. Lavabo tıkanık olduğundan su birikip taşmıştı. Hemen musluğu kapattı. Dönüp aynaya bir daha bakmaya cesaret edemedi. Lavaboyu o şekilde bırakıp uzaklaştı.
Hızla giyinmeye koyuldu. Kırışmış gömleğini şekilsiz gövdesine geçirirken paspallığı daha çok gözüne battı. Bu böyle gidemezdi. Kendini iyiden iyiye bırakmıştı artık.
Kapıyı açıp camiye ya da işine gitmekte olan insanların arasına karıştı. Ortalık iyice aydınlanmıştı. Köylü müşterileri belki de kilitli çay ocağının önünde oturmuş, onu bekliyorlardı.
Bu köylüler, onun çay ocağının daimi müdavimleri sayılırdı. Her sabah satmak için köyden şehre getirdikleri yoğurt ve peynirlerini pazar meydanına dizer, “Taze yoğurt var!” diye şehri inletmeye başlarlardı. Pazar meydanına yakın yerlerde oturanlar bu durumdan pek memnun sayılmazdı. Gürültüye rağmen uyuyabilmek zor işti. Ama yine de ekmek parasını kazanmakta olan köylülerle takışmak kimsenin işine gelmezdi. Hele sonunun cinayetle bitmesi ihtimal dâhilindeyken…
Biraz katı olurdu köylüler. “Ekmek param,” der, gözünü kapar, önüne geleni vururlardı alimallah. Herkes de bunun farkındaydı. Bir Erol çekinmezdi onlardan. Dile kolay, yirmi yıldır işlettiği çay ocağı bir nevi köylülerin şehirdeki evi sayılırdı. Bazen yoğurt bakraçlarını, bazen köye götürmek için şehirden aldıkları öteberiyi, hatta bazen küçük çocuklarını bile Erol’a emanet bıraktıkları olurdu.
Erol küplere biner fakat pek de bozuntuya vermezdi. Ne de olsa velinimetiydi onun bu insanlar. Çay ocağında köy arabasının gelmesi beklenirken içilen çaylar bile kendisine hatırı sayılır paralar kazandırırdı. Köylülerin hepsi zamanla birer çaykolik olup çıkmıştı.
Erol, çay ocağının bulunduğu sokağa girmişti nihayet. Köylülerin bağrışmalarını tüm netliğiyle işitecek kadar yakındı ekmek kapısına. Biraz rahatladı; kendini bu sabahın olağan dışılığından sıyırır gibi oldu. Her zamanki günlerinden birini yaşayacaktı. Dağıtılan çaylar, köylülerin kendi aralarındaki tartışmaları, emanet bırakılan küçük çocukların zırıltıları onu bu sabahki karmaşık düşüncelerinden biraz olsun uzaklaştıracaktı. Görünüşüne ilişkin kaygıları, günlük yaşamın mecburi akışında silinip gidecekti.
Çay ocağının önüne geldiğinde birkaç köylünün, ellerinde yoğurt bakraçlarıyla kendisini beklediğini gördü.
“Selamünaleyküm,” dedi.
Onlar da “Aleykümselam,” diyerek karşılık verdiler.
“Yahu Erol Ağa, beklemekten bihal olduk seni,” dedi içlerinden en yaşlı olanı.
Sonra yanındakilere dönüp Kürtçe bir şeyler söylemeye koyuldu. Bu arada Erol dükkânı açmıştı bile.
“Yahu kardeşim, sabah sabah niye beklersiniz beni, anlamam. Gidin yoğurdunuzu, peynirinizi satın hele. Elbet gelip çayınızı demleriz,” dedi, hafifçe azarlar bir tavırla.
İhtiyar, söylenenleri dinlemeden çoktan içeri dalmıştı bile. Erol oldum olası hoşlanmazdı bu adamdan. Bir de her önüne gelene “ağam” diye hitap etmesi daha çok kızdırırdı kendisini. Bu sebepten, onu tanıyan herkes de ona “ağam” diye hitap ederdi.
“Uşak ruhlu herif, ne olacak,” diye geçirdi içinden, ocağın altını yakarken.
“Yahu Erol Ağa, senin evlenmeye niyetin yok mu?” diye sordu ihtiyar, alaycı bir gülümsemeyle. “Bak, birkaç yıl sonra evlensen bile işe yaramaz artık. Ocağın söner, soyun kurur, haberin olsun.”
Erol, bu adamın karaktersizliği konusunda iyice karara varmıştı artık. Ne demeliydi ki bu adama?
“Senin üç tane avradın mı vardı, İsmet Ağa?” diye sordu gülerek.
“Avrat” sözcüğünü bilinçli bir vurguyla söylemişti. Kadının özetiydi onlarda bu sözcük.
“He ağam, üç tanedir. Niye sordun?” diyerek merakla Erol’a baktı.
“Ne güzel, kendi ağzınla üç tane var diyorsun, İsmet Ağa.”
İhtiyar daha da meraklanmıştı. Erol gülümseyerek devam etti:
“İsmet Ağam, sözümden kastım şudur: Bu memlekette senin gibi adamlar üçer avrat aldığı için ben ve benim gibiler de evlenecek kız bulamıyor.”
Bunun üzerine ağa üst perdeden bir kahkaha patlatıverdi.
“Erol Ağam, Allah her dağın eteğine göre kar verirmiş,” diyerek sırıtmaya devam etti.
Erol vazgeçti. Bu adamla baş edemezdi. Allah’tan, çaylarını içtikten sonra çıkıp gitmişlerdi de rahatlamıştı. Bu insanların düşünce yapıları öylesine kemikleşmiş, dilleri de bu düşüncelerin buyruğuna öylesine girmişti ki yanlış bir şeyi, o işin uzmanına bile doğru diye kabul ettirebilirlerdi.
Erol biraz da kendine kızdı.
“Üç karısı olan adamla kalkmış evlilik konusunda âşık atıyorum. Ben de pek akıllı sayılmam hani,” diye geçirdi içinden, bardağı durularken.
İsmet Ağa’nın bardağını iyice duruladı. Hatta bir an bardağı tuz ruhuyla yıkamayı düşündü, sonra vazgeçti.
Hem ne demekti o “Allah her dağın eteğine göre kar verirmiş.” cümlesi? İsmet Ağa ne demek istemişti acaba?
Cesaretini toplayıp tekrar aynanın karşısına geçti. Sabah kalktığı zamankinden daha çirkin buldu kendini. Gerçekten çok mu çirkindi? Bu çirkinliğine bir de utangaçlığı eklendiği için mi bunca zamandır evlenememişti?
Gerçi annesi ölmeden önce çok istemişti evlenmesini. Zavallı kadın, o günü göremeden öbür dünyaya, Erol’un babasının yanına göçmüş; Erol’u yıllarca atlatamayacağı derin bir hüzne boğmuştu.
Yıllarca kendi yemeğini, çamaşırını, bulaşığını kendi halletmişti. Kendine yetebiliyordu. Ama yalnızlık başka bir şeydi. Ara sıra taburesini evin önüne koyar, gelip yanına oturan mahalle gençleriyle sohbet ederdi. Yine de yüreğinde hissettiği o sevgisizlik ve onunla beraber gelen boğucu üzünç, alışılması kolay bir şey değildi. Eskilerin deyimiyle, yalnızlık Allah’a mahsustu.
Akşam, yorgun argın, ayaklarını sürüyerek evine döndü. Akşama kadar durmadan ayakta olmak kolay değildi. Gerçi eskiden olsa üç gün hiç oturmadan çalışabilirdi. Ama zaman geçtikçe eski gücünü ve neşesini kaybediyordu. Zaman, düşünceleri olgunlaştırırken bedeni yıpratıyor, duyguları köreltiyordu. Erol bunun farkındaydı.
Yaşamı, yürüdüğü şu uzun sokakta, ev ve çay ocağı arasında gidip gelmekle geçmişti. Belki de sessizliğin kendisine huzur verdiğini düşündüğünden, evine televizyon bile almamıştı. Ara sıra kahvelerde izlenen şu futbol maçları da olmasa hiç ihtiyaç duymayacaktı. Radyodan dinlediği şarkılar kendisi için kâfiydi. Belki de insani zaafları olmasa bir “yarı derviş” bile sayılabilirdi. Üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi duran sessiz evi de bir dergâhtan pek farklı sayılmazdı.
Elindeki ekmeği koltuğunun altına alıp bezgin bir şekilde kapıyı açtı. Şu üç göz küçücük ev, gözünde sonsuz bir çölü andırıyordu. Hatta bu uçsuz bucaksızlık içinde kaybolabilirdi.
Şu tahta sedirden evin içindeki en küçük eşyaya kadar her şey, neredeyse yarım asırlık bir maziye sahipti. Annesi öldüğünden beri eve bir çay kaşığı olsun almamıştı. Hâlâ annesinin çeyizinde getirdiği deve saplı çay kaşıklarını kullanıyordu. Evdeki her şey birbirine o kadar aşinaydı ki en küçüğünün yokluğu bile anında fark edilebilirdi.
Her biri birer hatırayla yüklü olan bu eşyaları değiştirmeye Erol’un gönlü razı değildi. Ya bir gün evi birisiyle paylaşmak zorunda kalırsa? Örneğin evlenirse ve eşi bu eşyaları kapı dışarı ederse? Bunu düşünmesi bile göğsünü daraltmaya yetiyordu. Şu yaprakları sararmış, belki beş defa okunmuş eski öykü kitabı bile kendisi için bir kardeş kadar değerli ve vazgeçilmezdi.
Radyoyu açıp sedire uzandı. Yanık ve içten sesiyle bir kadın “Mendilimin Yeşili” şarkısını söylüyordu. Ara sıra Erol da ona eşlik ediyordu:
“Aman doktor, canım doktor, derdime bir çare…”
Hem ne güzel, ne içten şarkı söylerlerdi bu radyo sanatçıları. Yüzlerini göremediğiniz için onlara, seslerine ve söyledikleri parçalara uygun yüzler bile yakıştırabilirdiniz. Örneğin şuh bir sesle “Kâtibim” parçasını söyleyen bir kadını hemen muhayyilenizde oynak, çekici, fettan bir kadın olarak canlandırabilirdiniz. Hüzünlü bir şarkıyı seslendiren bir kadını ise üst dudağı alt dudağına göre biraz kalınca, mutsuz ve terk edilmiş biri olarak düşünebilirdiniz. Ama televizyon size bu lüksü tanımazdı; her şey olabildiğince gözlerinizin önündeydi. Erol en çok da radyonun bu tarafını severdi.
Radyoda sanat müziği bitmiş, halk müziğine geçilmişti. Bu arada mutfağa gitmiş, yiyecek bir şeyler hazırlamıştı bile. Karnını doyurduktan sonra sedire uzanıp sigarasını yaktı. Akşamın sessiz ve suskun karanlığına bıraktı gövdesini.
Sonra annesini düşündü, duvardaki resmine baktı. Nasıl da acımasızdı zaman, nasıl da alıp götürüyordu her güzel şeyi. Boğazında düğümlenen sözcükler yarım kalıyor, sonsuzlukta kaybolup gidiyordu. Hem söylese ne olurdu ki? Kime söyleyebilirdi söyleyeceklerini?
Başını dizlerine yaslayacağı bir dostun, bir sevgilinin varlığı ne kadar da uzak ve imkânsızdı. Gözlerinin yaşarmasını engelleyemiyordu artık. Kalkıp gözyaşları içinde annesinin duvardaki resmine dokundu.
Erol, o sabah gelip çay ocağını açmadı. Kimse bunun farkına bile varmadı ilk gün. Onun gelmesini bekleyen bir tek köylülerdi. Kapalı kapıları görünce geri dönmüşlerdi o gün; sonraki birkaç gün de öyle. Pek de oralı olmadılar. Kendilerine yeni bir çay ocağı, yeni bir emanetçi bulmuşlardı bile.
Erol’un evinin kapısı bir haftadır kapalıydı. İçeride büyük bir sessizlik vardı. En sonunda çilingir getirip açtırmışlardı kapıyı. Erol, sedirde uzanmış, soluk ve anlamsız bakışlarla onlara bakıyordu.
Erol’un nasıl öldüğü konusunda çeşitli rivayetler dolaştı mahallede. Kimi kalbinin durduğunu, kimi intihar ettiğini söyleyip durdu bir zaman.
Kim bilir, belki de yalnızlıktan ölmüştü…


