Toplum ve İnsan

Hayatın Ritmi

"Yirmi milyon insanın içinde bir tanıdığa rastlamak, durakta aynı kişilere aynı saatlerde denk gelmek… Güzellik arayan bir güzellik bulur mutlaka." Turgut Akça yazdı..

8 Ekim 20264 dk okuma

Emekliyim; emekli olup da İstanbul’da yaşamayı göze alacak kadar cesaretliyim. Deliyim, divaneyim diyelim şuna. Bakmayın Güngören’de oturduğuma; gün filan gördüğümüz yok. O yüzden gün görebileceğim yerlere atıyorum kendimi bu şehirde, bana iyi gelecek yerlere. Allah’tan kentsel dönüşüme girdik; etrafımızdaki tüm binalar yıkıldı, dımdızlak kaldık orta yerde. Bu sayede birazcık olsun gün görebiliyoruz, dönüp dönüp güneşleniyoruz.

Müzmin ve sefil bir gezginim; bunu büyük oranda ayaklarıma borçluyum. Bir akbille şehrin merkezine atıyorum kendimi. Her taraf turist kaynıyor; turist başına bir Türkiyeli düşmüyor neredeyse buralarda. Sonrası, ayaklarım nereye götürürse, gönlüm nereye sürüklerse oraya. Gönlüm bir uzun yürüyüşle Kabataş’tan Ortaköy’e uzanmak istiyor bugün.

Beşiktaş’ta simit tezgâhının başında, elindeki o kalın Sefiller romanını okuyan kız yok bugün; okula gitmiş olmalı. Babası var tezgâhın başında. Bir aile bir simit tezgâhına tutunmuş: emek, alın teri ve sabır. Hayat kendi ritmi içinde akıp gidiyor.

Küçük Mecidiye’ye selam veriyorum. Yahya Efendi Çıkmazı’na vuruyorum kendimi; bir çıkar yol bulmalıyım. Çıkmaz dediğiniz yollar bambaşka dünyalara açılıyor. Hafif bir esinti; boğaz telli pullu. Beşiktaş’ta aldığım taze, gevrek simidin lezzetiyle bakıyorum aşağıda akan hayata. Zıtlıklar dünyası… Bunca tezadın içinde insan yolunu nasıl bulur? Bu karmaşada, bu zıtlıklar aleminde, tehlikeyi işaret eden yoldaki işaretler gibi inişli çıkışlı yollarda insan kendine bir patika bulmalı. Susmuşlar mahallesinden derin bir sükûnetle iniyorum. Ben susuyorum; onlar, ismi taşlara kazınanlar, fısıltıyla konuşuyorlar ardımdan.

Ortaköy Camisi’nin yanındayım, iki kıtayı birbirine ekleyen köprünün ayaklarının dibinde. Koca koca gemiler bir terzi titizliğiyle biçiyorlar boğazı kuzeyden güneye. Deniz ayaklarımın ucuna dokunup geri çekiliyor. Gümüş gibi parımparım parlıyor güneş denizin üstünde. Herkes kendi aleminde bu alemde; hayat akıp gidiyor kendi girdabında, bir anafora çekiyor akıntı insanı. Boğaz bir ayna gibi yansıtıyor güneşin ışınlarını. Bol pencereli Büyük Mecidiye’nin bir köşesine çekilip oturuyorum. Gemi düdükleri, martı çığlıkları uzaklaşıyor birden. Sanki film bitiyor, perde kapanıyor.

İkindi vakti Beşiktaş meydanında, Sinan Paşa Camisi’ndeyim. Hayatın ritmi içerisinde ezanlar kendi ritmini tutturuyor. Bu cami hem çok güzel hem de çok yerinde. Bu camiyi aldığınızda yerini hiçbir şeyle dolduramazsınız.

İskelenin yanındayım; güneşin feri yavaş yavaş dökülüyor. Bir koşuşturma devam ediyor; vapurdan inen insanlar karınca gibi dağılıyorlar. Bir karınca sürüsü vapura koşuyor karşıya geçmek için. Herkes birbirinin karşısına, herkes birbirinin yanına muhtaçsa bu kadar geçişkenlik içinde bu kadar karşıtlık niye?

Karşı kıyılar daha bir güzelleşiyor akşamın kızıllığında. Yahya Kemal, Cihangir’den seyredermiş akşamları pencerelerinde yangın çıkan Üsküdar’ı. Ben de zaman zaman Cihangir Camisi’nin avlusundan, ulu çınarların kavruk yapraklarının hışırtısıyla seyrederim Üsküdar’ı, Kadıköy’ü, Sarayburnu’nu, Ayasofya’yı, Sultan Ahmet’i. Nerede o her akşam pencerelerinde yangın çıkan Üsküdar? Bütün evler camdan bir fanus şimdi.

Bir Romen kadın çiçek satıyor. Nerede yan yana oturan bir kadınla erkek görse gidip onlara musallat oluyor. Bir bayan oturdu yanıma, kitabını açtı; okuyor o da. Geldi bize musallat oldu Romen kadın. Sonunda “Biz tanışmıyoruz.” demek zorunda kaldık. Karşımızda esmer bir adam balık tutuyor; epeyce istavrit tutmuş. Çiçekçi kadının kocasıymış meğer. Kovayı alıp gittiler. Kadın çiçek satarken, çiçekle sataşırken adam da bir öğünlük balık tutmuş. Hayat böyle, bir öğünlük bir şey. Bu böyle; yarına Allah kerim. Rızık bir şekilde bir yerlerden geliyor ama oltaya misina bağlayıp ucuna iğne takmak ve denize atmak gerekiyor ya da çiçek satmak!

Evet, hayat böyle. Şu serçelere bakar mısın! Yirmi milyon insanın hangisinin kesesinden çıkacak parayla alınacak simidin susamı hangi serçenin kursağına gidecek? İnce hesap bu işler. Susamın gramı kaç para? Sizin alın terinizden bir serçenin rızkını ayırır Allah, tıpkı bilmem kaç milyarlık insanlık aleminde doğan her bebeğin rızkını ayarladığı gibi. Rızka Allah kefil ama daldan yere inip susamları toplamak gerekiyor. Bununla ilgili öksürme hikayesi anlatılır bir dervişle talebeleri arasında. Çabasız olmaz, heyecansız olmaz. Çabasını kaybeden heyecanını da kaybeder; çabasını kaybeden ruhunu da kaybeder.

Biraz önce bir tekir kedi kocaman bir balık yakaladı ya da birinin kovasından aşırdı. Ortalık sakinken birden kargaşa başladı ve büyük bir kavga. Oysa dostça duruyorlardı; ortada paylaşılacak bir şey olup da paylaşmayınca kavga çıkıyor. Kavgaların çoğunun sebebi bu değil mi? Kimsenin kovasına göz dikmeden kendi oltasının hareketine odaklanmalı herkes. “Bedenin yorulması, ruhun temizlenmesidir. Alın teriyle ıslanmış bir ekmek, dünyanın en büyük zenginliğidir.” demiş atalarımız. “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” der Peygamber (S.A.V.).

Bu karmaşada, bu toz duman içinde, bu şehirde hep aynı şeyleri yapmak da güzel. Yirmi milyon insanın içinde bir tanıdığa rastlamak, durakta aynı kişilere aynı saatlerde denk gelmek… Güzellik arayan bir güzellik bulur mutlaka. Güzellikle kalın.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Toplum ve İnsan
Mehmet Yüksel16 Ekim 20263 dk okuma

Değişen gençlik mi, değişen dünya mı?

Toplum ve İnsan
Hamza Aras10 Ekim 20264 dk okuma

Çok Seçenek, Az Huzur

Toplum ve İnsan
Mehmet Yüksel9 Ekim 20262 dk okuma

Edeple Olgunlaşmak