Edebiyat

Henüz O Sabahın İçindeyiz; Prag’da bir köşe başı

Hamza Aras yazdı..

Hamza Aras profil fotoğrafıHamza ArasMarka ve Büyüme StratejistiTüm yazılarını gör
28 Eylül 20264 dk okuma

Prag’da bir köşe başı

Eski Şehir Meydanı’nda astronomik saatin önünde bekleyen kalabalığı geride bırakıp birkaç adım yürüyünce Aziz Nikolaos Kilisesi’nin yanında küçük bir köşeye varıyorsunuz. Burası bugün Franz Kafka Meydanı. Duvarda bronz bir büst ve bir plaket var. Franz Kafka, 3 Temmuz 1883’te burada doğdu.

Şimdi doğduğu yerin hemen karşısındaki kafede oturuyorum. Prag’a gelmeden önce bu yazıyı yazmak gibi bir planım yoktu. Fakat birkaç dakika önce Kafka’nın doğduğu yere bakarken ister istemez Dönüşüm’ü düşündüm: Bir insanın bir sabah uyandığında artık dün olduğu kişi olmadığını fark ettiği o hikâyeyi.

Bir sabah uyanmak

Kafka’nın Dönüşüm’ü, Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında kendisini bambaşka bir bedende bulmasıyla başlar.

Hikâyenin belki de en tuhaf tarafı dönüşümün kendisi değildir; Gregor’un buna verdiği tepkidir. Hayatı geri dönülmez biçimde değişmiştir ama onun ilk kaygılarından biri işe geç kalmaktır. Treni düşünür, patronunu düşünür, günlük sorumluluklarını düşünür.

Dünya değişmiştir. Gregor’un zihni ise hâlâ dünün dünyasında yaşamaktadır.

Gregor en azından dönüşümünü bir sabah fark etti.

Bizim dönüşümümüz böyle olmayabilir.

Çünkü değişimin içinde yaşayan biri için bugün çoğu zaman düne benzer. Büyük dönüşümleri genellikle yaşarken değil, geriye baktığımızda fark ederiz. Fakat bugün bu mesafe giderek kısalıyor. Bir zamanlar kuşaklara yayılan değişimleri artık birkaç yıl içinde yaşayabiliyoruz.

Belki de fark etmekte zorlandığımız şey şu: Dünya giderek daha hızlı değişirken biz yalnızca bu değişimi izlemiyoruz; onun içinde biz de değişiyoruz. Evrimin en eski meselesi olan uyum, bugün karşımıza bambaşka bir hızda çıkıyor.

Değişimin hızı

İnsanlık daha önce de büyük teknolojik dönüşümler yaşadı: Tarım, matbaa, buhar makinesi, elektrik, telefon, bilgisayar, internet… Her biri yalnızca yeni bir araç getirmedi; nasıl çalıştığımızı, nasıl haberleştiğimizi, neyi değerli bulduğumuzu ve hatta zamanı nasıl kullandığımızı değiştirdi.

Bugünü farklı kılan ise değişimin kendisinden çok temposu. Öyle ki 2011’de yayımlanan bir tahmine göre o gün dünyada var olan verinin yüzde 90’ı yalnızca önceki iki yılda üretilmişti. Bugün elimizde aynı yöntemle yapılmış güncel bir tahmin yok. Yine de insan sormadan edemiyor: 2011’de tablo buysa bugün neredeyiz?

Yapay zekâ belki de bu hızın bugün en görünür olduğu alan. Birkaç aylığına gelişmeleri takip etmeyi bıraktığınızda, geri döndüğünüzde sınırın yeniden çizildiğini görebiliyorsunuz. Dün etkileyici bulduğumuz bir yetenek bugün sıradanlaşıyor.

Belki de bugün karşı karşıya olduğumuz asıl mesele değişimin kendisi değil, değişimle aramızdaki hız farkı. Teknoloji birkaç ayda başka bir noktaya gelebiliyor; insanların, kurumların ve toplumların aynı mesafeyi kat etmesi ise çok daha uzun sürüyor.

Belki asıl mesele de burada başlıyor.

Mesele zekâ mı?

Yapay zekâ tartışmalarında çoğu zaman aynı soruya takılıyoruz: Ne kadar zeki olacak?

İnsandan daha iyi kod yazabilecek mi? Daha doğru teşhis koyabilecek mi? Daha iyi metinler yazabilecek, hatta bir gün bir şirketi yönetebilecek mi?

Belki de asıl soru bu değil.

Çünkü bir teknolojinin ne kadar güçlü olduğu kadar bu gücün ne için ve kimin yararına kullanıldığı da önemli. Tarih boyunca teknolojik ilerleme ile toplumsal ilerleme her zaman aynı hızda gerçekleşmedi. Üretim arttı, makineler daha verimli hale geldi, yeni zenginlikler ortaya çıktı; fakat bunların toplumun geneline yayılması çoğu zaman çok daha uzun sürdü.

Yapay zekâda da benzer bir yol ayrımının eşiğinde olabiliriz. Aynı teknoloji iki farklı yöne gidebilir: İnsanın yerine geçebilir ya da insanın yapabileceklerini genişletebilir. Birinde insanı süreçten çıkarıyoruz, diğerinde kapasitesini büyütüyoruz.

Bu ayrım, yapay zekânın gelecekte nasıl bir dünya yaratacağını belirleyen temel meselelerden biri olabilir. Çünkü soru yalnızca ne kadar değer üretileceği değil; bu değerin kim tarafından üretileceği, kimin hayatını kolaylaştıracağı ve en sonunda kimin elinde toplanacağı.

Değer nereye taşınıyor?

Beni asıl düşündüren, yapay zekânın neleri yapabildiğinden çok neyin değerli olduğunu değiştirmesi.

Belki de biz de Gregor gibi değişmiş bir dünyanın içinde hâlâ dünün değer ölçüleriyle düşünüyoruz.

Ekonomik değer çoğu zaman kıtlığın etrafında oluşur. Bilgiye ulaşmanın, metin yazmanın, tasarım ya da kod üretmenin maliyeti düştükçe bunları yapabilmek de sıradanlaşıyor. Değer ise neyin üretileceğine karar verebilme yeteneğine kayıyor. Cevapların ucuzladığı bir dünyada doğru soruyu sormak daha değerli hale geliyor.

Yapay zekâ önüne koyduğumuz bir problemi hızla çözebilir; fakat hangi problemin çözülmeye değer olduğunu seçmek, bağlamı anlamak ve sonuçlarının sorumluluğunu almak başka bir mesele. Bu yüzden insanın ekonomik değerinin ortadan kalkmasından çok, yer değiştirmesinden söz etmek daha doğru olabilir. Belki dönüşümün en önemli tarafı da burada: Yalnızca kullandığımız araçlar değil, hangi yeteneklerimizin değerli olduğu da değişiyor.


Kahvem çoktan soğudu. Karşımda Kafka’nın doğduğu yer duruyor.

Gregor Samsa bir sabah uyandığında dönüşüm çoktan gerçekleşmişti. Biz ise henüz o sabahın içindeyiz; belki de kendi dönüşümümüzün farkında bile değiliz.

Yapay zekâ dönüşürken bizi neye dönüştürecek?

Victor Hugo hâlimizi görse Sefiller’i baştan yazardı, derler ya; Kafka bugün hâlimizi görseydi Dönüşüm’ü nasıl yazardı diye düşünmeden edemiyorum.

Gregor Samsa bu kez neye dönüşürdü?

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Edebiyat
Kültür Sanat Servisi15 Ekim 20263 dk okuma

Bodrum’a Sürgün

Edebiyat
Derya İz11 Ekim 20264 dk okuma

Gürültünün Ortasında Sezai Karakoç’u Anlamak

Edebiyat
Serhat Demiroğlu11 Ekim 20262 dk okuma

Atatürk Heykeline Yemek Yediren Fransız Yargıç