Felsefe - Düşünce

İnsan Onurunu Korumak Yeter mi?

"Koltuğun mu? Şöhretin mi? Seni alkışlayan kalabalık mı? Yoksa bütün bunlar çekildiğinde geriye kalan insan mı?" Süleyman Hacıbektaşoğlu yazdı..

16 Ekim 20263 dk okuma

“İnsanın elinden yalnızca gururu değil, ekmeği alınıyorsa ne olacak?”

Elimde Seneca’nın “Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine – İnziva Üzerine” adlı kitabı var. Seneca üzerine yazılmış makaleler okuyorum.

Bu yazılardan bir sohbette bahsederken, bir kitap kurdu olan ve son zamanlarda bana değişik kitaplar okutan, hayatıma başka bir anlam katan arkadaşım bana bugün Seneca’nın şimdi okuduğum kitabını getirdi. Beni yine çok mutlu etti.

Kitabı okurken bazı cümlelerin altını çizdim, defterime küçük notlar düştüm, kimi yerde Seneca’ya hak verdim, kimi yerde durup itiraz ettim.

Bu yazı, biraz o çizdiğim satırlardan, biraz aldığım notlardan, biraz da kendi dünya görüşümün Seneca’yla giriştiği tartışmadan çıktı.

Biraz da uzun oldu tabii. İki önemli felsefeciyi karşılaştırmak kolay değil. Bu yüzden bu yazı için biraz anlayış istiyorum.

Sevgili dostlar, baştan söyleyeyim. Seneca’yı bir Marksist olarak okumak ilginç bir deneyim. Çünkü iki ayrı dünyanın insanı karşı karşıya geliyor.

Bir tarafta insanın kendi ruhunda kurduğu özgürlük alanını savunan Stoacı Seneca, diğer tarafta insanın özgürlüğünü toplumsal koşullardan, üretim ilişkilerinden ve sınıf mücadelesinden ayrı düşünmeyen Marx.

Biri insana dönüp, “Kendine hâkim ol.” diyor. Diğeri topluma bakıp, “Sana hâkim olan ilişkileri değiştir.” diyor.

Benim Seneca okumamın düğümü tam da burada başladı.

Seneca’nın “Bilgenin Sarsılmazlığı Üzerine” metninde karşılaştığımız temel düşünce oldukça güçlüdür. Gerçekten bilge olan insana hiç kimse zarar veremez.

Servetinizi alabilirler, makamınızı elinizden çekip çıkarabilirler, sizi aşağılayabilirler, sürgüne gönderebilirler, hatta bedeniniz üzerinde güç kullanabilirler.

Fakat erdeminizi, karakterinizi, kendi üzerinizdeki egemenliğinizi siz teslim etmedikçe alamazlar.

Seneca adeta insanın içine bir kale inşa ediyor.

Dışarıda imparatorlar, ordular, zenginlikler, felaketler, hakaretler dolaşıyor fakat kalenin son kapısında insanın kendisi duruyor.

Bu düşüncenin insanı ayağa kaldıran bir yanı var.

Bir kişinin sizi aşağılaması sizin gerçekten aşağı olduğunuz anlamına gelmez. Bir iktidarın sizi yenmesi haklı olduğu anlamına gelmez. Servetinizi kaybetmeniz değerinizi kaybettiğiniz anlamına gelmez.

Seneca burada insan onurunun fiyatını piyasadan çekip alıyor. Bunu küçümsemek mümkün değil.

Fakat tam bu noktada Marksist itirazımı defterime yazdığım notlardan biriyle ifade etmek isterim.

Peki, insanın elinden yalnızca gururu değil, ekmeği alınıyorsa ne olacak?

Sorun burada başlıyor.

Seneca, haksızlığı büyük ölçüde insanın iç dünyasındaki etkisi üzerinden değerlendiriyor. “Bana zarar veremezsin, çünkü benim asıl sahip olduğum şey erdemimdir.” diyor. Güzel.

Ama dostlar, bir işçinin ücretinin ödenmemesi yalnızca işçinin ruhunda meydana gelen bir sorun değildir.

Bir köylünün toprağının elinden alınması yalnızca onun olay karşısındaki tutumuyla açıklanamaz.

Bir maden şirketinin bir köyün suyunu kirletmesi karşısında köylüye, “Asıl önemli olan iç huzurundur.” diyemezsiniz.

Çünkü sömürü bir ruh hali değildir. Maddi bir ilişkidir.

Marx’ın Seneca’dan ayrıldığı yer tam burasıdır.

Seneca insanın haksızlık karşısında nasıl ayakta kalacağını öğretmeye çalışır.

Marx ise şu soruyu sorar: Bu haksızlığı kim üretiyor, hangi toplumsal ilişkiler yeniden üretiyor ve nasıl ortadan kaldıracağız?

Seneca’nın bilgesi kendisine yapılan haksızlığı küçümseyebilir. Marx’ın işçisi ise haksızlığı ortadan kaldırmak için örgütlenir.

Aradaki fark küçümsenecek bir fark değildir. Biri ahlaki dirençtir. Diğeri tarihsel mücadele.

Ancak burada Seneca’yı kolayca bir kenara atmak da doğru olmaz. Çünkü bir mücadele insanının da Seneca’dan öğreneceği şeyler vardır.

İktidarın sizi korkutmasına izin vermemek. Övgünün peşinden koşmamak. Hakareti hayatınızın merkezine yerleştirmemek. Makamı kişiliğiniz sanmamak. Kaybettiğinizde kendinizi de kaybetmemek.

Bunların hepsi yalnızca Stoacıların değil, devrimcilerin de ihtiyaç duyduğu ahlaki sağlamlığın parçalarıdır.

Tarih, küçük bir makam uğruna büyük fikirlerinden vazgeçen insanlarla doludur.

Bir koltuk kaybolduğunda dünyası yıkılan siyasetçiler gördük.

Alkış kesildiğinde fikrini değiştiren aydınlar gördük.

Bir televizyon ekranı uğruna dün söylediklerinin tam tersini söyleyen gazeteciler gördük.

Seneca böyle insanlara iki bin yıl öteden oldukça ağır bir soru soruyor:

Gerçekten sana ait olan neydi?

Koltuğun mu? Şöhretin mi? Seni alkışlayan kalabalık mı? Yoksa bütün bunlar çekildiğinde geriye kalan insan mı?

Bu soru bugün de can yakıcıdır.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Felsefe - Düşünce
Nehir Aksel20 Eylül 20261 dk okuma

Normal Olmak, Sağlıklı Olmak Değildir

Dosya - Araştırma
Levent Baştürk16 Ekim 20264 dk okuma

“Husiler” İran’ın vekili mi? Yerel kökler, bölgesel ittifaklar 1 -

Toplum ve İnsan
Mehmet Yüksel16 Ekim 20263 dk okuma

Değişen gençlik mi, değişen dünya mı?