
İtirazım Var Bu Zalim Düzene!
Metin Kondel yazdı
12 Eylül askerî ihtilalinden sonra yayımlanan karikatür dergilerinde tuhaf bir durum vardı. Dergilerin kapağındaki karikatürlerin konuşma balonları “Hieyt!”, “Aguht!”, “Uguhhh!” gibi hiçbir anlam ifade etmeyen tuhaf Kızılderili nidalarıyla doluydu. Zira 12 Eylül ihtilalini yapan Kenan Evren ve subay tayfası bu dergileri sıkı bir denetime tabi tutuyordu. Düşünmek serbestti ama düşünülen fikri yazıya dökmenin ağır bir bedeli vardı.
Tanrı’ya şükür, günümüzde o yılların ceberut politik ikliminden eser yok! Son çeyrek asırda o denli mutlu olduk ki aklımıza gözlerimizi kapayıp uyumak gelmediğinden hiçbirimiz eceliyle ölmüyor. Ölemiyor. Hamdolsun!
İlhan Şeşen’in “Konuşamıyorum!” adlı şarkısı o meşum 80’li yıllara mı denk geliyor, inanın onu da bilmiyorum. Bilmediğim şeyler için hafızam üzere giderim, Google mollasına minnet eylemem!
Yalnız şunu çok iyi bilirim: Düşünmeye, eleştirmeye, felsefeye, konuşmaya tahdit konulan toplumların sonunun elim olduğu gerçeğini. Felsefenin —düşünme, soru sorma, cevap arama ve bir konuda fikrini beyan etme— ekmeğin gerisinde kaldığı toplumlar için trajik bir şiir var: Melih Cevdet Anday’ın “Defne Ormanı” başlıklı şiiri. Köleler, köle sahibi efendiler, sahipsiz felsefe ve ekmek arasındaki ilişkiyi çarpıcı bir şekilde izah eden bir şiir. Bu şiirde düşünceden, felsefeden kopmuş bir toplumun, Likyalıların, halklarının nasıl dağıldığını, nasıl yok olup gittiğini izah ediyor. Ekmek sahibi olanların felsefesizliği (düşüncesizliği), nihayetinde felsefenin kök salamadığı bir toplumda köleye de köle sahiplerine de ekmeğe de fırıncıya da büyük bir fatura çıkarıyor.
Yaşadığınız modern hayatta bindiğiniz Mercedes kadar ciddi fikirleriniz olmak zorundadır. Aksi hâlde Mercedes’i böcekler basmış demektir.
İşte bunun için modern bir toplumda yazmaya, düşünmeye, konuşmaya, eleştirmeye ihtiyaç vardır. Söz, eleştiri ve düşünce en az ekmek kadar, hatta ondan daha ehemmiyetli bir konudur.
Yine Murat Menteş’in “Antika Titanik” adlı romanında tam olarak hatırlayamadığım, şu meyanda bir sözü vardı: İnsan, yasalardan korkup gerçek düşüncelerinden vazgeçmeye başladığında kendinden de vazgeçer. Bu da namussuzluğun bir türüdür.
Türk toplumunun düşünmekten ya da yüzleşmekten vazgeçtiği konulara gelirsek:
Mesela, Covid virüsünün iyice yayıldığı pandemi yıllarında “Batı medeniyeti” tüm dünyayı esir aldığı birkaç yıl boyunca hissettiğimiz korkuyu hiçbir Kemalist aydın eleştirmedi. Yüzyıldır peşinde koştuğumuz Batı medeniyetinin ahlaki ve vicdani hüviyetini sorgulamadı. Esasen bu türden bir sosyolojik muhayyileleri de mevcut değildi.
Mesela, Türk siyasetindeki Millî Görüş hareketi lideri Necmettin Erbakan’ın dünya Siyonizmi ve ülkedeki siyasal İslamcı iktidarla ilgili isabetli kehanetleri ana akım medyada hiç dillendirilmedi. Oysa millî eğitimde konu olacak kadar ciddi bir siyasi öngörüden bahsediyoruz.
Mesela, İran ile ABD arasında vuku bulan Körfez Savaşı’nda İran’ın Amerika’yı bölgeden sökün etmiş olması, muhafazakâr İslamcıların iktidarda olduğu bir ülkede kıyametin kopmasına neden olmadı.
Onca tantanaya rağmen 15 Temmuz ile ilgili doğru dürüst sual edilip doğru dürüst hiçbir cevap alınamadı.
Ve efkârı bizde saklı nice konu başlığı...
Hâl böyle olunca hayatı ve insanı, bu soruların sorulmasına müsaade etmeyen güç odakları Tanrı’dan çalıyor demektir.
O hâlde soralım: İtiraz denilen mefhum, payı pazarlığı olan bir şey midir? “Sana şu kadar itiraz etme hakkım var, fazlasına hakkım yok.” demeli mi insan?
Oysa arabesk şarkıcı Müslüm Gürses, bir şarkısında “İtirazım Var!” derken bozuk bir düzenden, kötü bir kaderden bahsediyordu. Bu itiraz, payı oranı olan bir şey değildi. Kötü bir gidişatın hepsine karşı isyankâr bir itirazdı.
İtirazım var bu zalim kadere
İtirazım var bu sonsuz kedere
Feleğin cilvesine, hayatın sillesine
Dertlerin cümlesine, itirazım vaaar!


