
Kadim Sırrı ve İlirya’nın Mirası
"Fikirle, sabırla ve köklerimizle kalın." Aliya İzzet Bey'in kaleminden..
1.Bölüm
Elimdeki divit kalemi hokka yatağına bırakıp haritaya bakıyorum. Saraybosna’nın dağları ardında batan güneş, bana bu toprakların ne kadar yaşlı olduğunu bir kez daha fısıldıyor. Ben, Bosna Serhadı’nın muhafızı Aliya İzzet, Bogomillerden de akıncıların at seslerinden de evvel, bu nehirlerin henüz isimsiz aktığı o en eski zamanların perdelerini aralamakla mükellefim. Çünkü kökünü bilmeyen bir ağaç, rüzgârda ayakta kalamaz.
Bosna’nın bilinen en eski sahipleri, bu yalçın dağların rüzgârıyla büyümüş olan İliryalılardı.
Roma’nın lejyonları henüz buralara ayak basmamışken, haritalarda buraların adı dahi geçmezken, bizim atalarımız bu topraklarda özgürlüğün ne demek olduğunu haykırıyorlardı. Savaşçı, gururlu ve avcı bir kavimdi İliryalılar. Bu dağların her mızrak ucunda, her gümüş madeninde onların alın teri ve kanı vardır. Roma İmparatorluğu’nun o devasa, durdurulamaz denilen orduları Adriyatik kıyılarına dayandığında, karşılarında diz çöken köleler değil, canı pahasına dağlarını savunan İlirya kabilelerini buldular.
İmparator Clodius’un, Tiberius’un lejyonları asırlarca bu topraklara kan kusturdu. Roma, burayı zapt etmek için şehirleri yaktı, insanları kılıçtan geçirdi. Lakin İliryalılar teslim olmayı bilmedi. Bugün bile dilimizde, yürüyüşümüzde, bu dağların insanının o sarsılmaz gururunda İlirya’nın o eski, mağrur ruhu gizlidir. Bizim bugünkü direnişimiz, asırlar evvel Roma’ya başkaldıran o kadim damarın bir devamıdır.
Roma burayı nihayetinde kanla bastırıp “İllirikum” eyaleti yaptığında dahi, dağların kalbine tam manasıyla hükmedemedi. Şehirlerde Roma kanunları okunurken, dağ başlarında İlirya’nın hür rüzgârı esmeye devam ediyordu.
Sonra zamanın çarkı döndü; Roma sarsıldı, parçalandı. Kavimler Göçü denilen o büyük fırtına dünyayı sarstığında, kuzeyin soğuk düzlüklerinden kopup gelen yeni bir nefes bu topraklara ulaştı: Slavlar.
6. ve 7. yüzyıllarda Slav kabileleri dalga dalga bu dağlara, nehir boylarına yerleştiler. Geldiklerinde buralar tamamen boş değildi; dağlara sığınmış olan o eski İlirya halkıyla karıştılar, kaynaştılar. İşte bugün “Boşnak” dediğimiz o asil terkip İlirya’nın o sarsılmaz, eğilmez gururu ile Slavların nehirler gibi çağlayan dinamizminin birleşmesiyle doğdu.
Bu topraklara adını veren de yine o kadim su oldu: Bosana. Yani “Akan su.” Biz, adımızı bir kraldan, bir fatihten değil; doğrudan doğruya bu toprağın kalbinden, bizi besleyen o duru ve hırçın nehirden aldık.
İşte tam bu geçiş döneminde, ne Doğu Roma’nın (Bizans) ne de Batı Roma’nın tahakkümünü istemeyen, kendi hürriyetini her şeyin üstünde tutan o inatçı Bosna ruhu şekillenmeye başladı. Dinler, mezhepler, krallıklar bu toprağı paylaşmak için birbirini yerken; Bosna’nın insanı kendi dağlarında, kendi inancıyla yapayalnız ve dimdik durmanın kavgasını vermekteydi.
Mürekkebim azalıyor, gece derinleşiyor. Bir sonraki bölümde, bu hür ruhun bir devlet kimliğine bürünüşünü, ilk Bosna Banlarının (Hükümdarlarının) hikâyesini ve kilisenin baskılarına karşı direnen o meşhur Kulin Ban devrini anlatacağım.
Fikirle, sabırla ve köklerimizle kalın.
Devamı haftaya..


