
Kahramansız Yaşayamayanlar!
Ne kadar çok kahraman çıkardığımızla değil; kahramanlara ihtiyaç duymadan ayakta durabildiğimizde toplum oluruz.
İnsan, hayatının ilk gününden itibaren başkalarına ihtiyaç duyar. Ailesinden, öğretmeninden, yöneticilerden ve güvendiği insanlardan destek alır. Bu ihtiyaç doğaldır. Sorun, bir kişiye taşıyabileceğinden fazla anlam yüklediğimizde başlar.
Birini örnek almakla onu kusursuz saymak aynı şey değildir. Hayranlık sorgulamayı engellediğinde bağlılık körleşir. O kişi artık hata yapabilen bir insan değil, eleştirilmesi yasak bir simge hâline gelir. Söyledikleri tartışılmaz, kararları sorgulanmaz. Onu eleştirenler de görüş bildiren insanlar değil, düşman olarak görülür.
Türkiye’de siyaset uzun zamandır bu anlayışın etkisi altında. Projelerden çok liderleri, kurallardan çok isimleri konuşuyoruz. Bir görüşü içeriğine göre değil, kim tarafından dile getirildiğine göre değerlendiriyoruz. Kendi tarafımızdan gelen yanlışı savunuyor, karşı taraftan gelen doğruyu kabul etmekte zorlanıyoruz.
Böyle bir ortamda düşünce geri çekiliyor, tarafgirlik öne çıkıyor. Tartışmanın yerini sloganlar alıyor.
Ekonomi iyiye gittiğinde bütün başarı bir kişiye yazılıyor. İşler bozulduğunda da aynı kişi bütün sorunların kaynağı ilan ediliyor. Oysa hiçbir ülkenin başarısı ya da başarısızlığı tek bir insana bağlanamaz.
Bir okul yalnızca müdürüyle başarılı olmaz. Öğretmenin, öğrencinin ve ailenin ortak emeği gerekir. Bir hastane, başhekimden ibaret değildir. Devlet de yalnızca onu yöneten kişinin iradesiyle işlemez. Bakanlıklar, belediyeler, mahkemeler, üniversiteler, kamu çalışanları ve vatandaşlar bu yapının parçalarıdır.
Buna rağmen karmaşık sorunları tek bir kişinin üzerinden açıklamayı tercih ediyoruz. Çünkü kurumları, kuralları ve toplumsal sorumluluğu tartışmak zordur. Bir kurtarıcıya inanmak ise daha kolaydır.
Ekonomi bozulduğunda “Bizi kim kurtaracak?”, afet yaşandığında “Kim gelip çözecek?”, siyaset tıkandığında “Birisi çıksa da ülkeyi toparlasa” diyoruz. İlk bakışta masum görünen bu beklenti ciddi bir tehlike taşır. Bir kişiden bütün sorunları çözmesini isteyen toplum, sonunda ona sınırsız yetki vermeye de razı olabilir.
Gücün denetlenmediği yerde hata büyür. Uzun süre alkışlanan bir yönetici, yanılabileceğini unutabilir. Çevresi yalnızca onay veren insanlarla dolduğunda gerçeklerden uzaklaşır. Buradaki sorumluluk sadece yöneticilere ait değildir. Toplumlar da destekledikleri kişileri eleştirmeyerek ve denetleme görevinden vazgeçerek bu düzenin kurulmasına katkıda bulunur.
Güçlü lider ile güçlü devlet aynı şey değildir.
Güçlü devlet, yöneticiler değiştiğinde çalışmaya devam eden devlettir. Mahkemenin kişilere göre karar vermediği, üniversitenin siyasi rüzgâra göre yön değiştirmediği, vatandaşın hakkını tanıdığı biri sayesinde değil kurallar sayesinde alabildiği düzendir.
Bir iş insanı yatırım yaparken iktidara yakın olup olmadığını değil, hukukun öngörülebilirliğini düşünmelidir. Bir öğrenci geleceğini planlarken bakan değişikliğinden kaygılanmamalıdır. Hastaneye giden kişi, tanıdık aramadan hizmet alabilmelidir. Güven, yöneticilerin iyi niyetinden değil, kuralların herkes için işlemesinden doğar.
Demokrasi de yalnızca seçimden ibaret değildir. Sandık yönetme yetkisini verir; fakat sınırsız güç vermez. Seçimden sonra eleştiri, denetim ve hesap sorma hakkı devam eder. Bir yöneticinin gücü, aldığı alkışla değil, eleştiriye gösterdiği tahammülle ölçülmelidir.
Özgürlük yalnızca bizim gibi düşünenlere tanındığında özgürlük olmaktan çıkar.
Türkiye’nin yakın tarihinde farklı kesimler farklı kurtarıcılara umut bağladı. Kimi padişahtan, kimi askerden, kimi siyasetçiden, kimi dinî ya da toplumsal önderlerden medet umdu. İsimler ve sloganlar değişti, fakat güçlü bir kişinin gelip bütün sorunları çözmesini bekleme alışkanlığı değişmedi.
Sosyal medya bu alışkanlığı daha da güçlendirdi. Artık birkaç dakikalık bir video veya etkileyici bir konuşma, bir insanı kısa sürede milyonların gözünde kahramana dönüştürebiliyor. Aynı kişi ertesi gün bütün kötülüklerin sorumlusu ilan edilebiliyor.
Dijital platformlar en doğru bilgiyi değil, en fazla tepki çeken içeriği öne çıkarıyor. Öfke, korku ve hayranlık hızla yayılıyor. Eğitim, hukuk, ekonomi ve dış politika gibi karmaşık alanlara tek cümlelik çözümler sunanlar daha çok ilgi görüyor. Sakin ve gerekçeli değerlendirmeler ise gürültünün içinde kayboluyor.
Oysa bir ülkenin sorunları birkaç slogana sığmaz. Eğitimden hukuka, üretimden şehirleşmeye kadar her alan birbiriyle bağlantılıdır. Bunları tek bir kişinin başarısı veya başarısızlığı üzerinden açıklamak, asıl sorunları görmemizi engeller.
Vatandaşlık da yalnızca oy vermek, alkışlamak veya tepki göstermek değildir. Vergisini ödeyen esnaf, görevini düzgün yapan memur, öğrencisine iyi eğitim veren öğretmen, kurallara uyan sürücü ve seçimden sonra da ülkesini izlemeye devam eden seçmen devlet düzeninin parçasıdır.
Toplum, liderleri kadar vatandaşlarının sorumluluk duygusuyla da güçlenir.
Bir ülkeyi ayakta tutanlar olağanüstü kahramanlar değil, görevini ciddiyetle yapan sıradan insanlardır. Sağlam kurumlar da iyi yöneticilerin gelmesini bekleyerek kurulmaz. Kuralları savunan, yanlış kimden gelirse gelsin karşı çıkan ve kendi tarafını da eleştirebilen bir toplum gerekir.
Asıl sorumuz şudur: Gerçekten iyi yöneticiler mi arıyoruz, yoksa düşünme ve sorumluluk yükünü üzerimizden alacak yeni bir kurtarıcı mı?
Olgun bir toplum, kahramanlarının sayısıyla değil, kahramanlara ihtiyaç duymadan ayakta kalabilmesiyle ölçülür.


