
Kapitalizmin Karanlık Mabedi: Chicago Okulu ve Ulusal Yıkım
Asaf Demir yazdı..
Küresel çetelerin sömürü düzenini “özgürlük” diye pazarlayan Chicago Okulu, arkasında ne sosyal devlet bıraktı ne de ulusal egemenlik. Sadece patlamaya hazır borç krizleri, yoksulluk ve kanlı diktatörlükler.
Bugün dünya ekonomisinde neo-liberalizmin kanlı ve yağmacı etkilerini konuşurken, gözlerimizi bu vahşetin doğduğu ve şekillendirildiği asıl fitne merkezine çevirmek zorundayız: Chicago Ekonomi Okulu.
Milton Friedman’ın bir numaralı tetikçisi olduğu bu yapı, kapitalizmin en radikal, en acımasız savunucularını toplayan, adeta bir “kapitalizm mabedi” işlevi gördü. Ancak bu kutsal görünümlü yapay mabette kutsanan şey, insanlığın ortak refahı değil; kamusal zenginliklerin, ulusların alın terinin küresel tekellere ve emperyalist çetelere altın tepside peşkeş çekilmesiydi.
Chicago Okulu, serbest piyasa efsanesini mutlak bir din gibi dayatırken arkasında patlamaya hazır dış borç dinamitleri, işsiz bırakılıp bir kenara fırlatılmış yoksul yığınlar ve göz kamaştırıcı arsız zenginlikler arasında hızla büyüyen uçurumlar bıraktı. Onların asıl derdi, devletin sosyal ve ekonomik alandan tamamen elini çekmesi, yani halkın korumasız bırakılmasıydı.
Düşük vergiler adı altında zenginle yoksulun aynı oranda soyulduğu adaletsiz bir düzen, asgari ücretin tamamen gasbedilmesi ve emeğin fiyatı dâhil her insani değerin piyasa canavarına yem edilmesi… Bu barbarca teoriye göre devlet sağlık hizmeti sunmamalı, emekli aylığı ödememeli, halka ait ulusal parkları bile birilerine satmalıydı. İletişim ve enerji gibi stratejik kaleler ise derhal küresel sermayenin işgaline açılmalıydı.
Peki, bu “saf kapitalizm” denen barbarlık dünyada nasıl yer bulabildi?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükselen Keynesçi politikalar, büyük şirketlerin kazançlarını yüksek vergiler ve adil işçi ücretleriyle halka yeniden dağıtmak zorunda bırakıyordu. Hele ki Üçüncü Dünya ülkelerinde yükselen ulusal kalkınmacılık ve başkaldırı, Chicago Okulu’nun ve arkasındaki emperyalist baronların uykularını kaçırıyordu.
Arjantin’de Peron, İran’da Musaddık, Mısır’da Nasır gibi haysiyetli liderler, ham maddelerini yabancılara peşkeş çekmek yerine planlı bir endüstrileşme politikası güdüyor, demir-çelik fabrikaları kuruyor ve yerli sanayiyi yüksek gümrük duvarlarıyla koruyordu.
Sonuç ortadaydı: 1950’lerde Arjantin kıtanın en güçlü orta sınıfına sahipti; Uruguay’da okuma yazma oranı %95’e ulaşmış ve ücretsiz sağlık hizmeti her vatandaşa hak olarak sunulmuştu. Birinci ve Üçüncü Dünya arasındaki uçurumu kapatan bu ulusal refah hamleleri, Chicago Okulu tarafından “totalitaryan komünizme giden ilk adım” ilan edildi ve tomurcuk halindeyken koparılması gereken birer hedef olarak görüldü.
Friedman’ın deyimiyle, “kapitalizmin saf halini lekeleyen” bu halkçı politikalar ne pahasına olursa olsun berhava edilmeliydi. Ancak bu halk düşmanı reçeteleri demokratik yollarla kabul ettirmek imkânsızdı.
Tam da bu yüzden neo-liberal saldırının hedefi olan ülkeler, kapitalizmin bu en tehlikeli, en kanlı teorisini hayata geçirebilmek için faşizan birer cehenneme dönüştürüldü. Adil bir toplum yaratmak isteyen ulusal ekonomiler tasfiye edilirken teslim alınan hükümetler, kitlesel tutuklamalar yapan, özgürlükleri boğan, saldırgan bir gözetim sistemi kuran ve halkına sistematik işkence uygulayan birer terör aygıtına dönüştürüldü.
Bugün geriye dönüp baktığımızda maske tamamen düşmüştür: Chicago Okulu’nun vadettiği serbest piyasa özgürlüğü, kitlelerin üzerine çöken totaliter bir kölelik, ulusal egemenliklerin yok edilmesi ve kamusal zenginliklerin tarihte eşi benzeri görülmemiş büyük çaplı bir yağmasından başka bir şey değildir.
Bu yağma düzenine, emeğimizi küresel sermayenin oyuncağı yapan bu piyasa barbarlığına karşı sessiz kalmak, teslimiyeti kabul etmektir. Ulusal varlıklarımızı korumak, sosyal devleti yeniden ayağa kaldırmak ve bu neo-liberal kuşatmayı yarmak sadece ekonomik bir tercih değil, egemenliğimize sahip çıkma mücadelesidir.


