Toplumsal Eleştiri

Kavramların Terki: Düşünce Dünyamızın Sınırları Daralıyor mu?

"Terk ettiğimiz her kavram, muhayyilemizde kapatılan bir penceredir ." Av. Ali Aktaş yazdı..

7 Ekim 20262 dk okuma

Geçenlerde bir duruşmada, mesleğe ilk başladığımız yıllarda sıklıkla kullandığımız ancak zamanın yıpratıcı çarkında unutulmaya yüz tutmuş eski bir kavramı zabta yazdıran bir Asliye Hukuk Hâkimimizi tebessümle izledim. Duruşmadaki o tek kelime, salonun ağır atmosferinde aniden eski bir dostun aksisadası gibi yankılandı. Hâkim Bey’in tebessümümü fark etmesiyle aramızda başlayan kısa sohbet, bir meslek içi anı paylaşımından öte, ortak bir hüzne dönüştü: Meğer lisanımızdan terk ettiğimiz her kavramla hafızamızdan da ne çok şeyi zayi etmişiz…

Hukuk sadece kurallar bütünü değil; bir adalet felsefesi, bir medeniyet dilidir. 2001’de Türk Medenî Kanunu, 2004’te Türk Ceza Kanunu ve 2011’de Türk Borçlar Kanunu başta olmak üzere mevzuatta gidilen sadeleştirme dalgası, dilde bir “anlaşılırlık” vaadiyle yola çıkmıştı. Fakat gelinen noktada sadeleşme, ne yazık ki sığlaşmaya evrildi. Nüansları ayırt eden, hukuki olguya derinlik ve karakter katan o zengin kavram seti terk edildikçe hukuk dili günden güne çoraklaştı. Kavramın inceliği kaybolunca o kavramın taşıdığı hukuki düşünce ve nosyon da zayıfladı.

Oysa bizim kültür ve edebiyat dünyamız, kavramlar ve teşbihler bakımından eşsiz bir hazinedir. Lisanımız sadece iletişim kurmaya değil; varlığı, insanı ve kâinatı anlamlandırmaya yarayan bir tefekkür aracıydı. Yuvaya “ocak” derken içine kutsallığı ve sıcaklığı; ölüme “Hakka yürümek” derken bir sonu değil, vuslatı; yaşamdaki zorluğa “imtihan”, musibete “pişme” derken insanı olgunlaştıran bir hikmeti katardık. Ekmeğin “nimet”, evladın “meyve”, zarafetin “suna”, maşukun “ahu”, mert insanın “mayası temiz” kabul edildiği; gönül kırmanın “ah almak”, evlenmenin ise sadece bir akit değil, “yuva kurmak” diye anıldığı bir idrak dünyasından geliyoruz. Bu teşbihlerin bir kısmı direnmeye çalışsa da çoğu zamanın unutturan yüzüne yenik düşüp terk edildi.

Yalnızca şiirimiz veya nesrimiz değil, kadim ayet ve hadislerden süzülüp yüzyılların tecrübesiyle şekillenen atasözlerimiz de bu dönüşümden payını aldı. Yaşamın içinden, sokaktan, sohbetten çekilip kütüphane raflarına, cansız sayfalara hapsedildi.

Bugün ise internetin ve sosyal medyanın tekdüzeleşmiş, yüzeysel dili hayatımızı bütünüyle kuşatmış durumda. İnsan ilişkileri dahi bu dijital kuraklıktan nasibini alıyor; gönül bağları, tanışmalar ve buluşmalar sıradan bir “date” kavramına indirgeniyor. Dilimiz yenilenip gelişmiyor; aksine jestlerin, taklitlerin ve yabancı kelimelerin gölgesinde karikatürize ediliyor.

“Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözü ya da Cemil Meriç’in “Kamus namustur” sözü tam da bu noktada karşımıza çıkıyor. Kavramlarımızı kaybettikçe sadece kelimelerimizi değil; duygularımızın derinliğini, düşüncelerimizin esnekliğini ve birbirimizi anlama kabiliyetimizi de kaybediyoruz. Terk ettiğimiz her kavram, muhayyilemizde kapatılan bir penceredir ve o pencereler kapandıkça içimizdeki dünya giderek kararmaktadır.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Toplumsal Eleştiri
Recep Karagöz15 Ekim 20264 dk okuma

Mağduriyet Bir İktidar Tekniği Olduğunda

Toplumsal Eleştiri
Turgut Akça15 Ekim 20264 dk okuma

Gayrimüslim Avrupa'ya övgü...!

Toplumsal Eleştiri
Bayram Ali Akyüz13 Ekim 20264 dk okuma

Herkese Aynı Ölçü