
Kızım Fatıma dahi olsa…”
Bizim de bu kadar itiraz payımız olsun. Süleyman Hacıbektaşoğu yazdı..
“Kızım Fatıma dahi olsa…”
Adaletin kişiye göre değişmemesi gerektiğini anlatmak için yüzyıllardır kullanılan bu söz bugün Türkiye’de yeniden hatırlanmayı hak ediyor. Çünkü mesele yalnızca Fatma Betül Sayan Kaya değildir. Mesele, bu ülkede hukuk denen şeyin kime karşı nasıl işletildiğidir.
Borsaya yatırım yapmak suç mudur? Elbette değildir. İnsan parasını borsaya yatırır, hisse alır, kazanır ya da kaybeder. Kapitalizmin kendi kuralları içinde bunda suç yoktur. Fakat ayrıcalıklı bilgiye dayanarak hareket etmek, piyasayı manipüle etmek, fiyatları yapay biçimde yükseltmek ve ardından binlerce küçük yatırımcıyı zararla baş başa bırakacak bir mekanizmanın parçası olmak bambaşka bir şeydir. Sermaye Piyasası Kanunu da fiyat, arz ve talep konusunda yanlış veya yanıltıcı izlenim yaratmaya yönelik işlemleri “piyasa dolandırıcılığı” kapsamında suç olarak düzenliyor.
Bugün tartışılan tam da budur. AKP Genel Başkan Yardımcılığı yapmış, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya hakkında ortaya atılan iddialara göre çift, Nisan 2026’da Özata Denizcilik hisselerine toplam yaklaşık 163 milyon lira yatırdı. Muhalefetin kamuoyuna açıkladığı işlem bilgilerine göre bu hisseler, fon krizinin patlak vermesinden kısa süre önce satıldı ve yaklaşık 2 milyar 170 milyon liralık bir satış tutarına ulaşıldı. Kaya, iddiaların ardından AKP’deki görevlerinden ayrıldı; ancak kamuoyuna yaptığı açıklamada işlemlerin ayrıntılarını tek tek yanıtlamadı. Reuters da iddiaları ve istifayı bu çerçevede aktardı.
Burada bir mahkeme gibi hüküm vermiyorum. Ama gazetecinin işi de “mahkeme karar versin” deyip susmak değildir. Soruyu sormaktır: 163 milyon lira nereden geldi? Bu hisseler neden seçildi? Bu kadar büyük bir pozisyona hangi ekonomik değerlendirmeyle girildi? Satış neden fon krizinin patlak vermesinden hemen önce yapıldı? Kamuoyuna yansıyan kazanç doğruysa, birkaç ay içinde böylesine olağanüstü bir servet artışı nasıl gerçekleşti?
Ve hepsinden önemlisi: Herkesin ulaşamadığı bir bilgiye birileri ulaştı mı? İşte bütün meselenin düğümlendiği yer burasıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, fon soruşturması gündeme geldikten sonra oldukça sert konuştu: “İster piyasa manipülasyonuyla, ister borsa oyunlarıyla, ister belediyelerde yaşandığı gibi apaçık yolsuzluk yaparak olsun, her kim milletin hakkına, hukukuna, malına, mülküne el uzatırsa karşısında bizi bulur, devleti bulur.” Üstelik “Hak yiyenleri savunmayız” dedi.
Söz güzel. Mesele zaten sözde değil. Mesele uygulamada. Çünkü bu ülkede muhalif belediyeler hakkındaki bir soruşturmada henüz iddianame bile ortada yokken sabaha karşı kapılar çalınabiliyor, belediye başkanları ve yöneticiler gözaltına alınabiliyor, insanlar aylarca tutuklu kalabiliyor.
Öte yandan aynı ülkede iktidar partisinin en üst kademelerinde yıllarca görev yapmış bir siyasetçi hakkında milyarlarca liralık borsa işlemleri tartışılırken kamuoyuna ilk yansıyan yaptırım, kişinin partisindeki görevlerinden ayrılması oluyor.
O halde soru basittir: Hukuk herkese aynı mesafede mi? Muhalife karşı “kaçma şüphesi”, “delil karartma ihtimali”, “örgütlü suç” denilerek tutuklama tedbiri uygulanırken siyasi iktidarın merkezinde yer almış kişilere karşı aynı hukuk nasıl işliyor?
Burada tartışılması gereken kişinin adı değil, hukukun sınıfsal ve siyasal karakteridir. Çünkü hukuk, yoksula ve muhalife sopaysa, güçlüye ve iktidara yakın olana protokol diliyle yaklaşıyorsa ortada yalnızca bir adalet sorunu değil, bir rejim sorunu vardır.
İşin bir başka ilginç yanı ise kamuoyuna servis edilen “para Hazine’ye iade edildi” haberidir. 29 Eylül’de bazı ekonomi yayınları, Kaya çifti tarafından yaklaşık 2,2 milyar liranın Hazine’nin bildirdiği hesaba aktarıldığını yazdı. Ancak bu rakamların resmi makamlar tarafından Kaya çiftinin kesinleşmiş…
Burada da mesele bulanıklaştırılmamalıdır. Bir paranın Hazine’ye yatırılması hukuken otomatik olarak “suçumu kabul ediyorum” anlamına gelmez. Ama ortada çok önemli bir hukuki gerçek var: Sermaye Piyasası Kanunu’nun 107. maddesi, piyasa dolandırıcılığı suçunda elde edilen menfaatin belirli miktarda Hazine’ye ödenmesi halinde cezasızlık veya ceza indirimi sağlayan bir etkin pişmanlık düzenlemesi içeriyor.
Öyleyse sorulmalıdır: Eğer 2,2 milyar lira gerçekten yatırıldıysa, neden yatırıldı? Hangi hukuki işlem kapsamında yatırıldı? Hangi kazancın karşılığıydı? Hesabı kim çıkardı? Hazine neden hesap bildirdi?
Bunlar magazin soruları değildir. Bunlar doğrudan doğruya kamu adına sorulması gereken sorulardır.
Ama ben meselenin yalnızca bu dosyayla sınırlı olduğu kanaatinde değilim. Asıl sorulması gereken soru daha büyüktür: Türkiye’de siyasal iktidarın çevresinde bulunan insanların, yöneticilerin, bürokratların ve bunların yakınlarının ekonomik ilişkileri neden gerektiği kadar şeffaf değildir?
Bir insan ticaret yapabilir. Şirket kurabilir. Zengin olabilir. Çocuğu da şirket kurabilir. Bunların hiçbiri kendi başına suç değildir. Fakat kamu gücünü kullanan insanların veya onların yakınlarının servetleri olağanüstü bir hızla büyüyorsa toplumun bunu sorma hakkı vardır. Hele de bu ülkeye yıllarını vermiş, emeği ile değer üretmiş ama hala açlık sınırının altında yaşamaya devam eden milyonlar varsa.
“Kızım Fatıma dahi olsa…” Bu sözü söylemek kolaydır. Asıl mesele gereğini yapabilmektir. Eğer gerçekten “halkın malına el uzatan karşısında devleti bulacaksa”, o devletin kimlik sormaması gerekir.
Parti sormaması gerekir. Makam sormaması gerekir. Soyadı sormaması gerekir. Muhalif misin, iktidardan mısın diye bakmaması gerekir.
Servetin kaynağına bakması gerekir. Ve bu yalnızca Fatma Betül Sayan Kaya için değil, kamusal güç kullanmış herkes için yapılmalıdır. Çünkü bugün gerçek mesele 2,2 milyar lira değildir. Gerçek mesele, bu ülkede siyasal güç ile sermaye birikimi arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğudur.
Ve bir hukuk düzeninin adil olup olmadığını güçlüler hakkında söylediği sözlerden değil, güçlüler hakkında yaptıklarından anlarız. Bizim de bu kadar itiraz payımız olsun.


