
Küçük Bir Kız Çocuğu
"Küçük bir kız çocuğunun yarım kalan eğitimi, bitmeyen hayalleri" Fatma Aydın Ataş yazdı..
Benim hikâyem, Trabzon’un Taşlıgedik Köyü’nde başladı. Soğuk bir Şubat gecesi, sabaha karşı doğmuşum. Karadeniz’de çocukken şunu öğrenirsiniz: Bastığınız yere dikkat edeceksiniz. Düşerseniz yeniden kalkacaksınız. Ve ne olursa olsun hayata tutunacaksınız!
Çocukluğum, Uzungöl’ü geçip vadi boyunca ilerleyen yolun sonunda, hâlâ şirinliğini koruyan Arpaözü Köyü’nün kırlarında ve bayırlarında geçti. Elektrik yoktu ama gaz lambasının ışığında gece geç saatlere kadar süren sohbetler vardı. İlkokulda ise beş sınıf bir aradaydı. Matematik derslerinden pek bir şey anlamadığım için “Defterimi evde unuttum.” der, dersten kaytarırdım. Öğretmenimin de işine gelirdi ki her defasında kaytarmama göz yumardı. Köy okulunda okumanın ve öğretmenimin kaytarmalarıma göz yummasının eksikliğini ömrüm boyunca hissettim.
Diğer bir kaytarmam ise baharda köye gelen sağlık ekibindendi. Sağlık ekibi ve annemler beni gün boyunca arardı. Ben ise saklandığım yerden onları takip eder, aşı olmaktan korktuğum için aç susuz beklerdim. Sağlık ekibinin arabasının köyden ayrılmasını takip eder, gittiklerinden emin olunca saklandığım yerden çıkar, olanlardan hiç haberim yokmuş gibi davranırdım. Manisa’ya göç ettiğimizde bu kaytarmaların bedelini kızamık olup kırk gün okula gidemeyerek ödedim. Yıllar sonra o sağlık ekibindeki hemşire ablaya bunu anlattığımda çok şaşırdı. “Sizin bir suçunuz yoktu. Tamamen benim aşı olmaktan korkmamdan kaynaklanıyordu.” diyerek hemşire ablayı rahatlattım. Eski günleri yâd etmek, ikimizi de mutlu etti.
Nisan ayı geldiğinde, karlar eriyip küçük papatyaları gördüğümde çok mutlu olurdum. Bahar, yazın habercisiydi ve yaz aylarında şehirde yaşayan arkadaşlarım tatili geçirmek için köye gelirdi. Yaz demek; arkadaşlarımla uçsuz bucaksız kırlarda doyasıya koşmak, doyasıya oynamaktı.
Şehri hiç görmeyen, hayallerimde yaşatan bir çocuktum. Şehri; geceleri elektrik lambalarının ışıl ışıl yandığı, kış aylarında kar yağdığı için eve kapanılmadığı, babamın açtığı kar koridorlarının olmadığı bir yer olarak hayal ediyordum. Köyde kar yağar, tipi olur, günlerce evden çıkamazdım. Hâliyle arkadaşlarım da gelemezdi. Küçük bir kız çocuğu için bu çok sıkıcıydı.
12 Eylül 1980 Darbesi’ni hayal meyal hatırlıyorum. O günlerde köyde şöyle konuşmalar oluyordu: “Anarşistler yaylalara kaçmış, yaylalardaki erzaklar ile yaşamlarını idame ettiriyor.” Anarşist, eşittir eşkıya gibi anlatılıyordu. Arpaözü Köyü de yaylalara yakındı. Ben de çocuk aklımla, “Ya anarşistler köye gelir, karşıma çıkar ve bana bir şey yaparlarsa?” diye korkup endişeleniyordum.
12 Eylül’e dair başka bir anım ise kışın kar yağdığında bizden büyük çocukların yaptığı kardan adamdı. Kardan adam iki metre boyundaydı. Önüne kömürden siyah düğmeler yapmışlar, başına da şapka koyduktan sonra ona Kenan Evren ismini vermişlerdi. Evren’i çocuk aklımla çok büyük ve heybetli bir kişi olarak hayal etmiştim. Sanırım o günlerde Kenan Evren insanlar için de heybetli biriydi. Darbe yapan bir Genelkurmay Başkanı’na insanlar hayranlık duyuyordu.
Yıllar sonra 1980 Darbesi’yle yaşanan hak ihlallerini düşündüğümde hep şu duyguya kapılırım: Yaşadığımız zamanlarda yöneticilerin iyi olduğunu düşünmemiz, onların iyi yöneticiler olduğunun göstergesi olabilir mi? Yönetimden uzaklaştıklarında, o dönemin sisi, pusu dağıldığında, bizi yönetenlere karşı hâlâ iyi duygular hissedebiliyor muyuz? Farklı toplum kesimleriyle karşılaştığımızda ortak acı hikâyelerinde değil, iyi hikâyelerde buluşabiliyor muyuz? Kenan Evren’i düşündüğümüzde, bugün yaşadığımız pek çok sorunun, acının temelinde o günlerde yaşanan hukuksuzlukların yattığı hepimizin ortak kabulü…
1982 yılının Eylül ayında, pek çok şehirden geçerek yirmi dört saatten fazla süren bir yolculuğun ardından, eski kırmızı körüklü belediye otobüsüne benzeyen bir otobüsle Manisa Soma’ya geldik. Yani göç ettik.
Babam devlet memuruydu. Yıllar önce bir arsa satın almış, dedem bu arsada bir ev inşa ettirmiş, babam da tayinini Soma’ya aldırarak bizi köyden şehre getirmişti. Tek katlı evimize geldiğimizde beni en çok mutlu eden şey, akşam olunca yanan ışıklar ve evimizin içinin gündüz gibi aydınlık olmasıydı.
O yıllarda Soma’da fazla bina olmadığı hâlde sokaklar bana çok karmaşık geliyor, parka gittiğimde evin yolunu bulamıyordum. Evimizin karşısındaki komşumuzun evinde renkli ve büyük bir televizyon vardı. Kovboy filmleriyle o günlerde tanıştım. Pazar günleri Küçük Ev’i izlemek için sabah erken kalkıp komşumuza giderdim.
Beşinci sınıfa geçmiştim ama bölme ve çıkarma işlemini bilmiyordum. Annem bana James Bond çantasına benzeyen, içi tahta çıtalarla oluşturulmuş, dışı deri kaplı kırmızı bir çanta almıştı. Sınıftaki çocuklar benimle “Tembel, tembel!” diyerek dalga geçiyordu. Okula gidip gelirken çocuklarla kavga ediyor, kırmızı okul çantamı da kendime siper yapıp arkasına saklanıyordum. Çantam iki ayda paramparça oldu.
Bir gün okula müfettiş geldi. Tahtaya bir matematik problemi yazdı. Problem bir bölme işlemiydi. Koca sınıfın içerisinde başka çocuk yokmuş gibi beni tahtaya kaldırdı. Derslerden kaytardığım için bölme işleminin nasıl yapıldığını bilmiyordum.
Tahtaya kalktım, probleme baktım, baktım, baktım… Sonra elimdeki tebeşirle sınıfa doğru döndüm, boynumu büktüm ve beklemeye başladım. Bu süre bana o kadar uzun geldi ki sanki orada bir yıl bekledim. Sonra müfettiş yerime oturmamı söyledi. Ben de yerime oturdum.
Kendimi o günkü kadar çaresiz hiç hissetmedim. O gün o kadar utanmıştım ki ilkokul bittiğinde “Kâbus bitti!” diye sevinmiştim. Oysa kâbus, bir kız çocuğu için eğitimine devam edememekti. Bunu yıllar sonra anlayacaktım.
Eğitim hayatına dönmek ve kaldığım yerden hayata tutunmak için uzun yıllar geçti.
Babam, memur olduğu için kademesini yükseltmek amacıyla dışarıdan ortaokul sınavlarına girecekti. Ben de bunu fırsat bilerek babam ile ortaokul arkadaşı oldum. Lise mezunu bir arkadaşımdan matematik dersi alarak bölme, çıkarma ve kesirleri öğrendim. Ve bir yaz döneminde babamla ortaokuldan mezun olduk.
Açık Öğretim Lisesi’ne kaydolduğumda, “Lise mezunu olurum.” diye düşündüm. O başlangıç beni üniversiteye ve bugünlere taşıdı.
Liseden mezun olduğumda 28 Şubat tüm soğuğuyla devam ediyordu. Bugünlerde Azerbaycan’da okula alınmayan kızların görüntülerine benzer görüntüler, o günlerde üniversitelerin ve imam hatip okullarının önünden geliyordu. Örgün eğitim görmeyen biri olarak üniversiteye gitmeyi hayal etmek cesaret istiyordu. Cesaret etsem bile beni bekleyen ceberut bir başörtüsü yasağı vardı.
Çocukluğumun geçtiği coğrafyanın etkisi: Ne olursa olsun hayata tutunacaksın!
Ben de öyle yaptım.
Üniversiteye gitmek için annemin çeyizim için ayırdığı ve bana verdiği tüm parayı dershaneye yatırdım. Ve büyük bir mücadelenin içine adım attım.
Üniversiteye hazırlık döneminde yaşadıklarım da bir sonraki yazının konusu olsun.
Kalın sağlıcakla…


