
Mağduriyet Bir İktidar Tekniği Olduğunda
"Zulmün karşıtı mağduriyet değildir. Zulmün karşıtı adalettir." Recep Karagöz yazdı..
Bir siyasal düzeni meşru kılan, geçmişte ne yaşadığı değil; bugün gücü hangi ilkelere göre kullandığıdır.
Türkiye’de siyaset, giderek hakikat zemininden uzaklaşıp anlatılar üzerinden yürütülüyor. Bu anlatıların en etkili olanı ise mağduriyet. Neredeyse her siyasal aktör, kendisini geçmişte yaşadığı dışlanma ve baskılar üzerinden tanımlıyor.
Bu durum anlaşılmaz değildir. Bu toplumun hafızasında gerçekten de bastırılma, yok sayılma ve dışlanma deneyimleri vardır. Ancak bugün sorun, bu hafızanın adalet üretmek yerine iktidarı tahkim etmenin aracına dönüşmesidir. Mağduriyet artık bir yüzleşme zemini değil, iktidarı meşrulaştıran bir siyasal mekanizmadır.
Mağduriyetin ahlaki üstünlüğe dönüşmesi
Siyasal dilin merkezine yerleşen temel önerme şudur:
“Biz ezildik; öyleyse haklıyız.”
Oysa mağduriyet, tek başına haklılık üretmez. Geçmişte yaşanmış bir haksızlık, bugünkü uygulamaları otomatik olarak meşru kılmaz.
Dahası, mağduriyet adalet talebinin gerekçesi olabilir; fakat iktidarın sınırsızlaşmasının gerekçesi olamaz. Çünkü ahlaki meşruiyet, geçmişte yaşananlardan değil, bugün ilkelere bağlı kalabilmekten doğar.
Mağduriyet hafızasının en tehlikeli dönüşümü, geçmişte uğranılan haksızlığın bugünkü haksızlıklara ruhsat verdiği düşüncesidir. “Bize bunlar yapıldı” cümlesi, bir daha hiç kimsenin aynı acıları yaşamaması gerektiği sonucuna değil, “şimdi sıra bizde” duygusuna bağlandığında, mağduriyet adalet talebi olmaktan çıkar, rövanşın ahlaki gerekçesine dönüşür. Böylece geçmişin mağduru, kendi iktidarını sınırlayacak evrensel ilkeler üretmek yerine, yaşadığı acıları yeni bir tahakkümün mazereti olarak kullanmaya başlar.
Bugün yaşanan kırılma, tam da burada ortaya çıkmaktadır. Mağduriyet, eleştiriye açık bir hafıza olmaktan çıkıp iktidarın kendisini sorgudan muaf tuttuğu bir zırha dönüşmektedir. Böylece siyaset, hesap verebilir olmaktan uzaklaşmaktadır.
Bu noktada belirleyici olan, artık ne söylendiği değil, kimin söylediğidir. Hakikat, yerini aidiyete bırakmaktadır.
İktidarın yeniden merkezileşmesi
Uzun yıllar boyunca eleştirilen şey, devletin toplumu yukarıdan tanımlaması ve belirli bir hayat tarzını “makbul” kabul ederek diğerlerini dışlamasıydı.
Bugün ise aynı mantığın farklı bir içerikle sürdüğünü görüyoruz. Dün “çağdaşlık” ölçüydü; bugün “yerli ve milli” söylemi aynı işlevi görüyor.
Değişen kavramlardır; değişmeyen ise zihniyettir. Toplum, hâlâ çoğul bir yapı olarak değil, belirli bir norm etrafında hizaya getirilmesi gereken bir alan olarak görülmektedir.
Bu nedenle yaşanan şey, tam anlamıyla bir demokratikleşme değildir. Yaşanan, iktidarın el değiştirmesiyle birlikte yeniden merkezileşmesidir. Eski merkezin yerine yeni bir merkez kurulmuş; dün eleştirilen refleksler, bu kez farklı bir ideolojik dille yeniden üretilmiştir.
Bu dönüşümün gerisinde, devleti ortak bir hukuk alanı olarak değil, uzun yıllar dışlandığı düşünülen kesimlerin geri aldığı bir mevzi olarak gören anlayış da vardır. Devlet, bir kez “ele geçirilmiş alan” şeklinde kavrandığında, kamu görevleri liyakatle dağıtılacak emanetler olmaktan çıkar; siyasal sadakatin ödüllendirildiği imkânlara dönüşür. Böyle bir düzende iktidar değişikliği, devletin demokratikleşmesini değil, yalnızca devlet üzerindeki tasarruf hakkının el değiştirmesini ifade eder.
Bugün kullanılan siyasal dil, yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir denetim aracıdır. “Dış güçler”, “milli irade” ve “değerler” söylemi, siyasal alanı kontrol etmenin başlıca araçlarından biri hâline gelmiştir.
Bu çerçevede eleştiri, kolayca “dış etki” olarak yaftalamakta; muhalefet, meşruiyet krizine itilmekte; farklı yaşam tarzları ise tehdit olarak sunulmaktadır. Böylece siyasal dil, yalnızca muhalifleri değil, toplumun tamamını daraltan bir işleve kavuşmaktadır.
Sonuçta iktidar, kendisini toplumun bir parçası olarak değil, toplum adına konuşan tek otorite olarak konumlandırmaktadır.
Ölçünün kaybı ve adalet krizi
Bir toplumun en temel meselesi, doğru ile yanlışı hangi ölçüye göre belirlediğidir.
Bugün Türkiye’de bu ölçü, giderek kaymaktadır. İlke geri çekilmiş, sadakat öne çıkmıştır. Aynı eylem, farklı aktörlere göre farklı biçimde değerlendirilmektedir. Bu, yalnızca bir çifte standart değil, açık bir adalet krizidir.
Bu kriz, tesadüfi değildir. Kutuplaşma, lider merkezli siyaset ve medyanın dili, ilkenin yerini aidiyete bırakmasına zemin hazırlamıştır.
Adalet, mağdurun ya da failin kim olduğuna göre değil, ilkenin değişip değişmediğine göre anlaşılır. Gerçek adalet, yalnızca rakibin aleyhine işlediğinde değil, insanın kendi tarafının, yakınlarının ve hatta bizzat kendisinin aleyhine sonuç doğurduğunda da savunulabilen ölçüdür. Siyasal aidiyet, terazinin dilini değiştirmeye başladığında, dinî ya da millî bütün adalet söylemleri retorikten ibaret kalır.
Aynı eylem, dost tarafından yapıldığında meşru, rakip tarafından yapıldığında suç sayılıyorsa artık ölçü kaybolmuştur. Ölçünün kaybolduğu yerde ise adalet değil, güç konuşur.
Türkiye’nin meselesi, yalnızca iktidarın kimde olduğu değildir. Asıl mesele, iktidarın hangi ilkeye dayandığıdır.
Geçmişin acıları, eğer eşitlik ve özgürlük temelinde yeniden anlamlandırılmazsa, yeni bir tahakküm diline dönüşür. Böylece siyaset, geçmişle yüzleşmek yerine geçmişi kullanarak kendisini yeniden üretir.
Bugün cevap bekleyen soru şudur:
Mağduriyet, toplumsal hafızanın bir parçası olarak mı kalacaktır, yoksa iktidarın kendisini sürekli yeniden ürettiği siyasal bir araç olarak mı kullanılacaktır?
“Bize yapıldı” sözü, “hiç kimseye yapılmamalı” ilkesine dönüşmediği sürece, mağduriyet yalnızca yeni mağdurlar üreten bir iktidar döngüsünü besler.
Geçmişte mağdur olmak, bugün adil olmanın garantisi değildir.
Zulmün karşıtı mağduriyet değildir. Zulmün karşıtı adalettir.


