
Meclis Kürsüsünden Bugüne: Muhalefet Bir Hak Değil, Memleket Mesuliyettir
"Kelimeleriniz keskin olsun, lakin üslubunuz asaletini kaybetmesin" Ali Şükrü Bey 'in kaleminden..
Hakiki ve hür bir fikrin kıymeti, ancak samimi bir itirazın süzgecinden geçtiğinde tebellür eder. Birinci TBMM’nin o gürbüz ve tavizsiz günlerinden bugünün dijital gürültüsüne baktığımda, amansız bir kelime kalabalığının ortasında yalnızlaşan hakikati görmekten hicap duyuyorum.
Memleket davasını omuzlarında taşıyanların kürsüleri hiçbir vakit şahsi husumetlerin yahut körü körüne bir biat silsilesinin mahalli olmamıştır; olamaz da.
Bizler Ankara’nın o soğuk, gaz lambasıyla aydınlanan meclis salonunda toplandığımızda, her birimizin sinesinde çarpan tek bir yürek vardı: Milletin istiklali ve kayıtsız şartsız egemenliği.
Lakin bu mukaddes gayeye giden yollar tek bir patikadan ibaret değildi. Fikirlerin çarpışmasından hakikat şimşeğinin doğacağına inanıyorduk.
Benim itirazlarım, kürsüden yükselen o gür sesim, hiçbir vakit meclisin mehabetine halel getirmek yahut bir bozgunculuk peşinde koşmak gayesi gütmedi. Aksine, atılacak her adımın, verilecek her kararın tarih önünde ve millet vicdanında en doğru şekilde tartılması içindi.
Meclis, herkesin aynı makamdan terennüm ettiği bir koro değil; memleket davası için farklı yolları, farklı usulleri müdafaa edenlerin er meydanıdır.
Zamanında neşrettiğimiz gazete sayfalarında da meclis kürsüsünde de şiarımız hep aynı kaldı: Bir fikre vurulacak en büyük darbe, onu sansürle yahut gürültüyle boğmaya çalışmak değil, onun karşısına daha sağlam bir mantıkla, vesikalarla ve daha parlak bir fikirle çıkmaktır.
Fikir, baskıyla yok edilemez; aksine, baskı gördükçe daha da keskinleşir, yer altına iner ve hırçınlaşır. Hakiki bir fikir ahlakı ise muhatabını susturmayı değil, onu ikna etmeyi yahut onun itirazındaki hakikat payını teslim etmeyi iktiza eder.
Bugünün dünyasına, o her köşesinden ayrı bir sesin yükseldiği dijital meydanlara nazar kıldığımda ise derin bir teessür hissetmekten kendimi alamıyorum.
Kelimeler o kadar çok, o kadar süratli ve o kadar fütursuzca sarf ediliyor ki tıpkı bir bowling salonunun tahta zemininde devrilen labutların çıkardığı o kuru ve manasız gürültüyü andırıyor. Bu gürültünün içinde ne bir derinlik barınabiliyor ne de bir ahlaki endişe.
Şahıslar hedef alınıyor, haysiyetler feda ediliyor, ilkeler ise gücün rengine göre anlık olarak eğilip bükülüyor. Hâlbuki asıl olan, güce göre hizalanmak değil; gücü, hakkın ve hukukun amansız terazisinde tartabilmektir.
Tarih sadece mühür basanları, kararların altına imza koyanları yazmaz. Tarih, o kararların millet hilafına dönmemesi için canı pahasına set çeken, ilkeli ve namuslu itiraz sahiplerini de en mutena köşesinde saklar. Sözünüzün tesiri sesinizin desibelinde değil, arkasındaki mantık silsilesinde ve millete olan sadakatinizde gizlidir.
Kelimeleriniz bir kılıç kadar keskin, bir elmas kadar saf olabilir; lakin üslubunuz o asil duruşunu, o insani nezaketini ve mehabetini kaybettiği an, davanız ne kadar haklı olursa olsun hükmünü yitirir.
Bizim neslimizden bugüne kalacak en büyük miras belki de bu hür niyetli, hesapsız ve asil itiraz ahlakının ta kendisidir.


