Biyografi - Portre

Ömür Dediğin

Hayat ileriye doğru yaşanıyor ama geriye doğru bakınca anlam kazanıyor.

23 Eylül 20267 dk okuma

Belki birkaç bölüme sığdırmaya çalışacağım yaşanmışlıklar, zihnimin kuytularından çıkıp gelen anılar ve her şeyden öte, kendi içimde bir hayat muhasebesi…

Hikâyeye üç nesil öncesinden, yani babamdan, dedelerimden ve onların da babalarından başlamak isterim. Baba ve anne tarafım sekizer kardeş. Aslında her iki tarafta da sayıca daha fazlalarmış; lakin zamanın acımasız şartları ve imkânsızlıklar sebebiyle çocuk yaşta kardeş kayıpları yaşanmış. Anlayacağınız, amca, dayı, teyze ve hala bakımından hiç yokluk çekmedim.

Cumhuriyet’in ilk yılları… Nüfus az, yokluk diz boyu. Devlet, o yıllarda “yol vergisi” adıyla bir yükümlülük koymuş: Ya nakden ödenecek ya da imkânı olmayanlar bizzat beden gücüyle gidip yol yapımında çalışacak. Sanırım nüfusu artırma arzusu ve teşvikiyle, o yıllarda muafiyet için tek bir şart koşulmuş: En az beş çocuğu olan hane, bu vergiden ve beden işçiliğinden muaf tutulmuş. Bu uygulama 1952 yılına kadar sürmüş. O dönemin ailelerinin çok çocuklu oluşu, hem bu vergi muafiyeti arayışından hem de tarıma dayalı bir toplum olmamız sebebiyle duyulan iş gücü ihtiyacındandı sanıyorum.

İşin ilginç tarafı ise babamın babası, yani dedem, tek çocukmuş. Niye mi? 1900’lerin başı, fırtınalı savaş yılları… Büyük dedem evlenmiş fakat henüz dedem dünyaya gelmeden askere alınmış. En son Çanakkale Cephesi’nde olduğu bilinirmiş; gidiş o gidiş, bir daha dönmemiş. Evet, pek çok Anadolu ailesinde olduğu gibi bizler de birer şehit torunuyuz. Devletimiz, dedeme belirli bir yaşa gelinceye dek babasından yetim ve şehit aylığı bağlamış.

Annemin babası ise “93 Harbi” olarak anılan, okyanus ötesi değil, burnumuzun dibindeki o meşum Rus Harbi dolayısıyla Bulgaristan’ın Cuma-i Bâlâ (Cumapazarı) bölgesinden kopup gelen Balkan göçmenlerinden… Henüz bir iki yaşlarındayken kucakta getirilmiş ve bu topraklara iskân olunmuşlar, yerleştirilmişler. Onun da babası yokmuş, yetim büyümüş.

Baba tarafımıza buralarda “Gacal” derler; yani yerli, buranın öz evladı… Bir nevi Yörük soyu. Yıllarca bu topraklarda kök salmaya, tutunmaya ve yeşermeye çalışmışlar.

“İyi de anlatıp durduğun bu yer neresidir?” der gibisiniz. Evet, Trakya… Tekirdağ’ın Malkara ilçesi ve onun 75 parça köyünden birbirine komşu iki köy; hikâyemizin filizlendiği yer işte burası.

Bizler, 1970’lerin hemen başında, ailenin iki kız evladından sonra dünyaya gelen o tek erkek evlat olarak girdik hikâyeye. Hatırladığım kadarıyla, iki ablanın kanatları altında büyümek büyük bir ayrıcalıktı. Etrafınızda sizinle ilgilenen, üzerinize titreyen birilerinin olması paha biçilemezdi.

O yıllara dair hafızamda iz bırakan en net şeylerden biri 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’dır. Savaş sebebiyle bir müddet geceleri gaz lambaları dahi yakılmazdı; koyu bir karartma uygulanırdı. Bir de o yıllarda, dedemizin evinden ayrılıp kendi yuvamıza geçebilmemiz için aynı arsa içine kerpiçten yeni bir ev yapılıyordu. Hayal meyal hatırlıyorum; kerpiç kuyusunda samanla toprağı karıştırıp çamuru yoğurduğumu, o saman kokulu çamurla oynadığımı… Ve en önemlisi, erkek çocuk olmanın verdiği o tatlı ayrıcalıkla, o kıtlık yıllarında üç tekerlekli bir bisikletim vardı. İnşaat hâlindeki o kerpiç evin odalarında hevesle bisiklet sürdüğüm anlar hâlâ gözümün önündedir.

İlkokulumuz, iki sınıftan oluşan mütevazı bir binaydı. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir arada; dördüncü ve beşinci sınıflar bir arada olmak üzere birleştirilmiş sınıflarda tamamladık tahsilimizi.

1980’lerin başından bahsederken değinmeden geçemeyeceğim bir diğer anı da 12 Eylül Darbesi’dir. Bir sabah, babam hayvanların bakımıyla uğraşırken komşu dayımız dışarıdan seslendi. Köyde henüz elektrik yok; dolayısıyla ne radyo var ne televizyon… Dayımız, köy kahvesinde duymuş olacak ki “Duydun mu, ihtilal olmuş!” dedi. O zamanlar zihnimizde karşılığı olmayan, taze duyduğumuz gizemli bir kelimeydi “ihtilal”. Bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyor, bir yandan da çocuk aklımla bunun hayatımıza getireceği sonuçları tartıyordum. Fakat köy yerinde, o çocuk hâlimizle pek bir değişiklik ya da sonuç göremedik elbette.

Yaz tatilleri ise her köy çocuğunun kaderi gibi bizde de tarlada ya da elimize tutuşturulan bir değnekle iki üç ineğin, on on beş kuzunun peşinde “Akşam olsa da eve dönsek.” temennisiyle geçerdi.

Ortaokul çağı gelince İmam Hatip Lisesi (İHL) günlerimiz başladı. O yıllarda özellikle bizim köyün aileleri, çocuklarını ağırlıklı olarak İHL’de okuturlardı. Nitekim o dönemdeki pek çok arkadaşım imam hatip olarak görev yaptı, hâlâ da yapıyorlar. Biz de Malkara İHL’de adım attık ortaokula. Hayatımda ilk defa takım elbisem ve ayağımda lastik ayakkabı dışında gerçek bir ayakkabım olmuştu. Yurt, ranza ve karavana günleri işte böyle başladı.

O yıllarda Devlet Parasız Yatılı (DPY) sınavları her yıl yapılır ve köylerden gelen dar gelirli aileler için bulunmaz bir fırsat, adeta bir can simidi olarak görülürdü. Biz de girdik o sınava ve kazandık. Ortaokul ikinci sınıfa Tekirdağ İHL’de başladık. İlk defa gerçek bir şehre adım atmanın ve daha kalabalık bir okula başlamanın heyecanı bambaşkaydı.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, üzerinden 40 yıldan fazla zaman geçmiş… Ama inanın, daha dün gibi. Hayat ileriye doğru yaşanıyor belki ama ancak geriye bakıldığında anlam kazanıyor; insan bunu yıllar sonra çok daha iyi anlıyor.

Okulumuz, hem yatılı hem gündüzlü öğrencileriyle kocaman bir aile gibiydi. Sabah içtimasındaki o sıra düzeni, bugün bile mensubiyetiyle gurur duyduğum bir hafıza fotoğrafıdır. Tabii, sabahları yapılan saç, sakal ve el tırnağı kontrolleri işin tatlı cilvesiydi. Sabah ve akşam etütleri, mutfak nöbetleri, cuma günkü yemek menüsünün sabırsızlıkla beklenmesi ve iple çekilen hafta sonu evci izinleri…

Senede bir kez parasız yatılı öğrencilere verilen giyim yardımları da ayrı bir sevinç sebebiydi. Bu parasız yatılılık imkânı sayesinde Ege’den —özellikle İzmir’den— ve Batı Trakya’dan gelen arkadaşlarla dostluklar kurduk. Onlar, aileleri çok uzaklarda olduğu için bizim gibi birkaç haftada bir evlerine gidemezlerdi. Yakın birkaç arkadaşımı hafta sonlarında evimizde misafir etmişliğimiz çoktur. Hey gidi günler, hey…

Son sınıfa geldiğimizde, şimdilerde duruyor mu bilmem, “Okul Başkanlığı” diye saygın bir unvan vardı. Şimdi avukat olan bir arkadaşımla birlikte o ulvi yük bizim omuzlarımıza kalmıştı. Okul tarihinde ilk kez bir “Mezuniyet Yıllığı” hazırlamak da bizlere nasip oldu. Yıllığın basım masraflarını karşılamak adına reklam toplamak için esnafı, iş yerlerini tek tek dolaşıp para istemek o günlerde bize ne kadar zor gelmişti… Hayatın o soğuk ve gerçek yüzüyle ilk temasımız belki de oydu. O yıllığı hâlâ bir hatıra abidesi gibi saklarım.

Mesleki tatbikat görevlerini de unutmamak gerek. Son sınıf öğrencileri tecrübe kazansın diye cuma günleri çevre köylerdeki camilere gönderilir, minberde vaaz verir, mihrapta imamlık yapardık. Yaşımız küçük ama mesuliyetimiz büyüktü; muazzam tecrübelerdi.

Bir de son sınıftayken okulun ana binasının yanına yeni bir yurt binası yapılması meselesi gündeme geldi. Okul yönetimi bizleri cuma günleri Müftülük izniyle Trakya’daki ilçe camilerine gönderir; vaaz verip namaz kıldırdıktan sonra yardım toplardık. Okulun 1970’lerden kalma, buram buram tarih kokan, resmî plakalı Ford minibüsü bizleri görev yerlerimize dağıtır, namaz sonrası da toplardı. O yurt binası, işte o samimi gayretler ve toplanan yardımlar sayesinde çok kısa sürede tamamlandı ve hizmete girdi. Bizler yatıp istifade edemesek de bizden sonrakilere güzel bir eser kaldı.

Yeni yurt binası niye mi bu kadar önemliydi? Çünkü biz yıllarca okul binasının en üst katındaki devasa koğuşta, sanırım 400 kişi falan, tek koğuş sisteminde bir arada yattık. Hatta öğrenci sayısı artıp orası da yetmeyince kapalı spor salonunu dahi birkaç yıl yatakhane olarak kullanmak zorunda kalmıştık. Çok zaman olmadı, duyduğum kadarıyla o bin bir emekle yapılan yurt binası, deprem yönetmeliğine uymadığı gerekçesiyle yıkılmış…

İşte o yıllarda, özellikle lise çağlarında, insanda aidiyet, şuur ve mensubiyet duygusu şekillenmeye başlıyor. Birbiri ardına okunan tercüme eserler, İstanbul’a uzanıp takip edilen ufuk açıcı konferanslar, Karagümrük Feza Sineması’ndaki buluşmalar, siyasi söylemler ve yönelimler, miting heyecanları… Perdeleri sıkıca çekilmiş dernek ve vakıf binalarında, o günlerin yasaklı isimlerinin VHS kasetlerini nefesimizi tutarak izlemelerimiz… Ve elbette Millî Gençlik Vakfı (MGV) ile kenetlendiğimiz o unutulmaz yıllar… Şimdi dönüp düşününce sanki o yaşta kendi sıkletimizden çok daha ağır bir yükün altına göğsümüzü koymuşuz gibi geliyor.

Sonraki bölümlerde nasip olursa henüz 11-12 yaşlarında gencecik bir çocukken aile ocağından ayrılıp yatılı okul hayatının o soğuk ranzalarına tutunan bir çocuğun neler hissettiğini, ne tür menfi ve müspet tecrübelerle yoğrulduğunu yazmaya çalışacağım. Zira o erken ayrılığın, bir insanın karakteri ve tüm hayat çizgisi üzerinde silinmez izler bıraktığına inanıyorum.

Dedik ya, hayat ileriye doğru yaşanıyor ama geriye doğru bakınca anlam kazanıyor.

Vesselam.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Biyografi - Portre
Kültür Sanat Servisi25 Eylül 20262 dk okuma

Neşet Ertaş: Bozkırın Tezenesi

Biyografi - Portre
Kültür Sanat Servisi19 Eylül 20263 dk okuma

Efelerin Efesi: Yörük Ali Efe

Biyografi - Portre
Kültür Sanat Servisi15 Eylül 20263 dk okuma

Bir Usta Geçti Bu Dünyadan: Serhat Kılıç