
Ömür Dediğin: II "Köyden Yatılı Okula"
"O günlerin dostlukları ve insanda bıraktığı izler hâlâ capcanlı." Ahmet Akçay yazdı..
Bir köy okulunun mütevazı sıralarından yatılı okulun kalabalık koridorlarına… Çocukluğun, dostluğun ve hayata atılan ilk adımların hikâyesi.
Geçen bölümde aile büyüklerinin hikâyelerine, Trakya’daki köklerimize ve çocukluğumun ilk hatıralarına uzanmıştık. Şimdi ise köy okulundan yatılı öğrenciliğe açılan yolun izini sürüyoruz.
Köy Okulundan İlk Hatıralar
İlkokulumuz, yalnızca iki derslikten oluşan mütevazı bir binaydı. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar bir arada; dördüncü ve beşinci sınıflar yine bir arada olmak üzere, birleştirilmiş sınıflarda tamamladık ilkokul tahsilimizi.
1980’lerin başından söz ederken 12 Eylül Darbesi’ne değinmeden geçemem.
Bir sabah babam hayvanların bakımıyla uğraşırken komşu dayımız dışarıdan seslendi. Köyümüzde henüz elektrik yoktu. Dolayısıyla ne televizyon vardı ne de evlerimizde radyo…
Dayımız, muhtemelen köy kahvesinde duymuştu haberi:
“Duydun mu, ihtilal olmuş!”
O güne kadar zihnimizde bir karşılığı bulunmayan, yeni duyduğumuz gizemli bir kelimeydi “ihtilal”. Bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyor, diğer yandan çocuk aklımla bunun hayatımıza neler getireceğini düşünüyordum. Fakat köy yerinde, o çocuk hâlimizle, gündelik hayatımızda pek bir değişiklik ya da sonuç göremedik elbette.
Yaz tatilleri ise hemen her köy çocuğunun kaderi gibi bizim için de çalışmak demekti. Bazen tarlada, bazen elimize tutuşturulan bir değnekle iki üç ineğin, on on beş kuzunun peşinde geçerdi günlerimiz.
Tek temennimiz vardı: “Akşam olsa da eve dönsek…”
Yatılı Okula Açılan Kapı
Ortaokul çağına geldiğimizde İmam Hatip Lisesi (İHL) günlerimiz başladı.
O yıllarda özellikle bizim köyde aileler, çocuklarını ağırlıklı olarak imam hatip okullarına gönderirdi. Nitekim o dönemden pek çok arkadaşım imam hatip olarak görev yaptı; bir kısmı hâlâ bu görevi sürdürüyor.
Biz de ortaokula Malkara İHL’de başladık. Hayatımda ilk defa bir takım elbisem olmuştu. Üstelik ayağımda, alıştığım lastik ayakkabıların dışında, gerçek bir ayakkabı vardı. Yurt hayatıyla, ranzalarla ve karavanayla tanışmam da işte böyle başladı.
O yıllarda her yıl yapılan Devlet Parasız Yatılı (DPY) sınavları, özellikle köylerden gelen dar gelirli ailelerin çocukları için bulunmaz bir fırsattı. Adeta bir can simidi…
Biz de girdik o sınava ve kazandık.
Ortaokul ikinci sınıfa artık Tekirdağ İHL’de başlayacaktık. İlk defa gerçek anlamda bir şehre adım atmak, daha büyük ve kalabalık bir okulda okumak… Heyecanımız tarif edilecek gibi değildi.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, üzerinden kırk yıldan fazla zaman geçmiş. Ama inanın, her şey daha dün gibi…
Hayat ileriye doğru yaşanıyor belki ama ancak geriye bakıldığında anlam kazanıyor.
İnsan bunu yıllar geçtikçe çok daha iyi anlıyor.
Bir Okuldan Daha Fazlası
Okulumuz, hem yatılı hem gündüzlü öğrencileriyle kocaman bir aile gibiydi.
Sabah içtimasındaki o sıra düzeni, bugün bile mensubu olmaktan gurur duyduğum okuluma dair hafızamda yaşayan bir fotoğraf gibidir. Elbette işin tatlı cilveleri de vardı. Sabahları yapılan saç, sakal ve el tırnağı kontrolleri mesela…
Sabah ve akşam etütleri, mutfak nöbetleri, cuma günkü yemek menüsünü sabırsızlıkla beklemelerimiz ve iple çektiğimiz hafta sonu evci izinleri…
Hepsinin hafızamızda ayrı bir yeri var.
Senede bir kez parasız yatılı öğrencilere verilen giyim yardımları da bizim için başlı başına bir sevinç kaynağıydı.
Parasız yatılılık sayesinde yalnızca eğitim imkânı kazanmadık. Farklı şehirlerden, farklı coğrafyalardan gelen arkadaşlarla da tanıştık.
Ege’den, özellikle İzmir’den ve Batı Trakya’dan gelen arkadaşlarımız vardı. Onların aileleri çok uzaklardaydı. Bizim gibi birkaç haftada bir evlerine gidemezlerdi.
Yakın arkadaşlarımdan bazılarını hafta sonlarında evimizde misafir ettiğimiz çok olmuştur. Aynı sofrayı paylaşır, aynı hatıraları biriktirirdik.
Aradan onca yıl geçti. Okul sıraları, yatakhaneler, etütler, içtimalar geride kaldı. Ama o günlerin dostlukları ve insanda bıraktığı izler hâlâ capcanlı.
Hey gidi günler, hey…
Devam edecek… Haftaya.


