Deneme

Şehre Yağmur Yağdı, Üzülelim mi Sevinelim mi?

"Rahmetini bizim ihmallerimiz yüzünden afete dönüştürmesin." Turgut Akça yazdı..

21 Ekim 20265 dk okuma

Yağmur rahmettir. Peki, rahmeti afete dönüştüren nedir? İstanbul’un kaybolan dereleri, betonla örtülen vadileri ve suyun silinmeyen hafızası üzerine…

Yağmurlarımız geri döndü. Ne güzel! Ne kadar şükretsek az…

Allah, ne zaman, ne kadar süreyle ve metrekareye kaç kilogram yağmur yağdıracağını bize sormuyor. Ama metrekareye ne kadar beton dökebileceğimizin bilgisini, hesabını ve ölçüsünü bize veriyor.

Geriye dönüp baktığımızda yağmurların da bir hafızası olduğunu görüyoruz. Üstelik bu hafızada ibret alınacak pek çok örnek var. Daha 15 yıl önce sel sularının şehrin göbeğinde 30 can aldığı hâlâ kayıtlarda.

Mimar Sinan, sanki bu hafızayı okuyarak inşa etmiş Büyükçekmece’deki köprüsünü. Kurak havalarda gereksiz emek, boşa masraf, yanlış hesap gibi görünen mühendislik anlayışının kıymeti, metrekareye 200 kilogram yağmur düştüğünde anlaşılıyor.

Allah, yeryüzünü kaç şiddetinde bir depremle sarsacağını da bize sormuyor. Ama yapılaşmanın sınırlarını, betonun, demirin ve işçiliğin kalitesine ilişkin bilgiyi ve ölçüyü insanın aklına, ilmine ve tecrübesine bırakıyor.

O yüzden beş-altı yüzyıllık yapılar ayakta dururken henüz on yıllık camileri kendi ellerimizle yıkmak zorunda kalıyoruz.

Sel sularından şehri korumak için on yıllık köprüleri yıkan yetkilileri alkışlıyoruz. Elbette can güvenliği için yapılan doğru müdahaleleri alkışlamalıyız. Ama beş yüz yıl önce inşa edilmiş köprüleri neden yıkmak zorunda kalmadığımızı da sormalıyız.

İstanbul’un Kaybolan Dereleri

Ordu’nun dereleri meşhurdur. Bir de türküsü vardır Ordu’nun derelerinin.

Ya bir su şehri olan İstanbul’un dereleri?

İstanbul’un derelerinin başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir!

Eski kaynaklarda ve haritalarda İstanbul sınırları içinde yaklaşık 400 dere ve su yolunun izine rastlanıyor. Bir araştırmaya göre İstanbul genelinde havza bazında 168 ana dere bulunuyor. Kaynağı ile döküldüğü yer arasında doğallığını koruyabilmiş yaklaşık 60 dereden söz ediliyor.

Ne bitmez dereleri varmış bu şehrin!

Demek ki hâlâ imara açılacak, üzerine lüks konutlar ve AVM’ler yapılacak, beton ve asfalt dökülerek yola dönüştürülecek derelerimiz var!

Şimdi gözlerinizi kapatın.

İrili ufaklı yüzlerce derenin aktığı, her birinden billur gibi suların süzüldüğü bir İstanbul hayal edin.

Siz hayal ederken biz konuya devam edelim.

Dereler Gitti, Bulvarlar ve Betonlar Geldi

1950’lerden bugüne İstanbul’un dereleri; imar, rant ve altyapı sarmalında hemen her dönem siyasetin malzemesi oldu.

Şehrin hafızasından silinen onlarca dere, seçim dönemlerinde birer başarı hikâyesi olarak anlatıldı. Felaket zamanlarında ise aynı dereler, iktidarla muhalefet, yerel yönetimle merkezi yönetim arasında bitmek bilmeyen kayıkçı kavgalarının konusu hâline geldi.

1950’li yıllarda, kentin trafiğini rahatlatmak amacıyla dere yataklarının büyük bulvarlar için bedelsiz alan olarak değerlendirilmesi yaygınlaştı.

O gün bugündür, tıkanan trafiği rahatlatmak ve yeni rant alanları oluşturmak adına bu şehrin dereleri, vadileri ve ormanları hesapsızca kullanılıyor.

Bir zamanlar mandaların yatıp serinlediği derelerde ve vadilerde şimdi lüks konut projeleri, alışveriş merkezleri yükseliyor.

Bu manzarayı görünce insanın aklına ister istemez o meşhur türkü geliyor:

Manda yuva yapmış söğüt dalına…

Vatan Caddesi’nin Altındaki Unutulmuş Dere

Bugün üzerinden Vatan Caddesi’nin geçtiği Lykos Deresi, diğer adıyla Bayrampaşa Deresi, eski İstanbul’un önemli su yollarından biriydi.

Nefs-i İstanbul’un dışında, Maltepe ve Rami/Eyüpsultan tepelerindeki kaynaklardan doğar; Sulukule yakınlarından Tarihî Yarımada surlarının içine girerdi.

Bugünkü Vatan Caddesi ve Aksaray güzergâhını izleyerek Langa ve Yenikapı sahillerinden Marmara Denizi’ne dökülürdü.

1950’li yıllarda üzeri kapatılarak bulvara dönüştürüldü.

Sulukule adının da bu su coğrafyasıyla bir ilişkisi olmalı.

Bir zamanlar Bayrampaşa enginarıyla tanınan bu bölgenin tarımsal hafızası da uzun süre ilçeye dikilen dev enginar heykeliyle yaşatılmaya çalışıldı.

Dereler kayboldu, bostanlar kayboldu, mandalar kayboldu…

Geriye isimler, türküler, heykeller ve hatıralar kaldı.

Sokak İsimleri Suyun Hafızasını Taşıyor

İstanbul’da isminde doğrudan “dere” kelimesi bulunan yollara ve caddelere baktığımızda bile hikâyenin yakıcılığını anlarız:

  • Ihlamurdere Caddesi — Beşiktaş

  • Cendere — Kâğıthane/Ayazağa

  • Büyükdere Caddesi — Sarıyer

  • Dereboyu Caddesi — Ortaköy

  • Dereboyu Caddesi — Ayazağa

  • Bülbülderesi Caddesi — Üsküdar

  • Çavuşdere Caddesi — Üsküdar

Liste uzayıp gidiyor.

Bir de isminde dere geçmeyen ama eski su yollarının üzerinden silindir gibi geçen yollar var.

Vatan Caddesi, yani Adnan Menderes Bulvarı gibi…

İnsan unutur ama suyun hafızası kuvvetlidir. Yolunu er ya da geç bulur.

Biz derenin üzerini kapatabiliriz. Yatağını değiştirebilir, çevresine beton dökebilir, üstünden yollar geçirebiliriz.

Hatta adını bile unutturabiliriz.

Ama yağmur yağdığında su, kendisine ait olan yolu yeniden hatırlar.

Ve biz o zaman, büyük bir telaşla dere kenarındaki yoksul evlerini, küçük işyerlerini kaldırmaya, dere yataklarını ıslah etmeye girişiriz.

Ne gariptir ki kimi zaman bu müdahalelerin ardından aynı alanlar, orman ve vadi manzaralı lüks konutların, büyük ticari projelerin gözdesi hâline gelir.

Yoksulun evi dere yatağında tehlikedir; sermayenin projesi ise vadi manzaralı bir yatırım fırsatı!

İşte asıl sorgulamamız gereken çelişkilerden biri de budur.

Yağmur mu Suçlu, Biz mi?

İstanbul çok hassas, çok zarif ve bir o kadar da kırılgan bir coğrafya.

Koylarına, köylerine, ormanlarına, vadilerine ve derelerine yaptığımız bu kabalığı artık yüreği kaldırmıyor.

Dostum Muhammet Emin Toprak’ın da ifade ettiği gibi, bu coğrafyada ölüm bazen izolasyonu yapılmamış, ucu açık bir elektrik kablosunda; bazen kapatılmamış bir rögar kapağında; bazen çöken bir istinat duvarında; bazen de dere yataklarına yapılmış evlerde, işyerlerinde, sokaklarda ve caddelerde karşımıza çıkıyor.

Oysa yağmur suçlu değil.

Suçlu olan, suyun yolunu kesen, derenin yatağını unutan, toprağın nefesini betonla kapatan anlayışımız.

Yağmurun ne zaman ve ne kadar yağacağını belirleyemeyiz. Ama yağmur yağdığında suyun nereye akacağını, hangi yapıların risk altında kalacağını, hangi altyapının yetersiz olduğunu bilimle, mühendislikle ve geçmişin tecrübesiyle büyük ölçüde öngörebiliriz.

Mesele yalnızca dere ıslahı yapmak değil; şehrin tabiatıyla barışık bir imar ve yönetim anlayışı geliştirebilmektir.

Çünkü afet doğanın bir olayı olabilir; felaketin büyüklüğünde ise insanın ihmali, tercihi ve hesabı vardır.

Sel suları içinde elektrik akımına kapılarak hayatını kaybeden 14 yaşındaki Mahmut’a ve felaketlerde hayatlarını kaybeden bütün vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

Rabbim, bizim metrekareye döktüğümüz beton miktarına bakmadan günahlarımızı affeylesin.

Rahmetini bizim ihmallerimiz yüzünden afete dönüştürmesin.

Bizi korusun.

Âmin.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Deneme
Metin Kondel21 Ekim 20263 dk okuma

The sheriff, Sam Amca, Kızılderililer ve Gazze'nin sahipsiz çocukları

Deneme
Hüseyin Demirci19 Ekim 20262 dk okuma

Yorulduk Ey Halkım, Unutma Bizi!

Deneme
Serhat Demiroğlu18 Ekim 20263 dk okuma

Ölüm bir kurtuluş mudur?