
Vicdan Yoksa Ha Şeytan Ha İnsan!
"Aldatanın dili, zulmedenin eli, çıkarı uğruna haksızlığı örtenin sözü kendisine aittir." Bayram Ali Akyüz yazdı.
İnsan, yaptığı kötülüğü anlatırken kolay bir cümleye sığınır: “Şeytana uydum.” Sanki kendisi istememiş, karar vermemiş, yalnızca bir fısıltının peşinden gitmiş gibi…
Bugün bazı kötülükler saklanmaya bile gerek duyulmadan, göz göre göre yapılıyor. Aldatan, yaptığını marifet sayabiliyor; zulmeden, haklı olduğunu söylüyor. Haksızlığı görenlerin bir kısmı da başını çeviriyor. Böyle zamanlarda insanın aklına şu soru geliyor:
İnsan bu kadar şeytanlaşmışsa, şeytana gerçekten gerek kaldı mı?
Soru, şeytanın varlığını tartışmak için sorulmuyor. Asıl mesele, insanın kendi yaptıklarının sorumluluğunu ona yüklemesi. Kur’an-ı Kerim’de şeytanın insanı kötülüğe çağırdığı anlatılır. Fakat bu çağrı, insanın kararlarını ve yaptıklarını kendi sorumluluğu olmaktan çıkarmaz. Birini aldatma düşüncesiyle onun güvenini adım adım sömürmek arasında insanın verdiği kararlar vardır. Öfke duymakla, gücünün yettiği birine zulmetmek arasında da öyle.
Aklından kötü bir düşünce geçmesiyle onu eyleme dökmek aynı şey midir?
İnsan o düşünceyi reddedebilir. Ama üzerinde durup ona gerekçe de bulabilir; başkalarını yanına çekerek kötülüğü birlikte sürdürebilir. Üstelik yaptığının adını çoğu zaman kötülük koymaz. “İşin gereği” der, “Hak etti” diye kendini rahatlatır. Haksızlığa itiraz edenlere de “Düzen bozulmasın” diye karşı çıkar.
Bu sözler söyleyenin işini kolaylaştırır; haksızlığa uğrayanın acısını azaltır mı?
En’âm suresinin 112-113. ayetlerinde, birbirlerine aldatıcı sözler fısıldayan insan ve cin şeytanlarından söz edilir. Kötülük yalnızca insanın içine gelen bir telkin değildir; insanlar da birbirini aldatabilir, yanlış bir işe razı edebilir. Bir başkasını kötülüğe çağıran kişi, kendi payını “Şeytana uydum” diyerek silebilir mi?
Nâs suresinin 4-6. ayetlerinde de insanların içine vesvese veren, cinlerden ve insanlardan olan vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınılır. Bu uyarı, çevremizdeki insanların sözlerini ve yönlendirmelerini de sorgulamamız gerektiğini düşündürür.
Her ikna edici söz doğruya çağır mı?
Her yakınlık insanın iyiliğini gözetir mi?
Yine de her yanlış yapanı “şeytanlaşmış” diye damgalamak en kolayı.
İnsan korkabilir, yanılabilir, alıştığı bir haksızlığı fark etmeyebilir.
Tehdit altında susanla, çıkarı için zorbayı destekleyen aynı durumda mıdır?
Birinin müdahale edecek gücü yokken diğerinin sessizliği, sahip olduğu gücü kaybetmemek içindir.
Sorumluluktan söz ederken bu farkı gözetmek gerekmez mi?
Bir mahallede herkesin bildiği bir zorbalığı düşünün. Biri, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” der. Bir başkası, “Ben karışsam ne değişecek ki?” diye geri çekilir. Zamanla mağdur, yalnızca zorbayla değil, derdini anlatacak kimse bulamamakla da uğraşır. Zorba ise kimsenin karşı çıkmadığını gördükçe daha rahat davranır.
Herkesten tek başına zorbanın karşısına dikilmesini beklenmez. Ama imkânı olanın mağduru dinlemesi, güvenli biçimde destek vermesi, gerektiğinde tanıklık etmesi de bir karşı duruştur. Bazen bir insanın yalnız olmadığını bilmesi, yardım istemesini mümkün kılar.
“Ben ne yapabilirim?”
Sorusu, gerçekten bir yol aramak için de sorulabilir; hiçbir şey yapmamanın bahanesi olarak da kullanır.
Şeytanı yalnızca büyük ve korkunç kötülüklerle ilişkilendirdiğimizde, gündelik hayattaki kendi payımızı gözden kaçırmaya yarıyor..
Birinin arkasından konuşurken neyi amaçlıyoruz?
Gücümüz yettiğinde adil davranıyor muyuz?
Haksızlığı yapan sevdiğimiz biriyse yine itiraz edebiliyor muyuz?
Başkalarını “şeytanlaşmış” diye anmak, bu sorulara cevap vermekten daha kolay.
“Ben olsam asla yapmam” demeden önce de kendimizi tanıyor muyuz?
Güç elimize geçtiğinde, korktuğumuzda ya da menfaatimiz tehlikeye girdiğinde nasıl davranacağımızı şimdiden kesin olarak bilemeyiz. Fakat hangi mazeretlere sığındığımızı görebiliriz.
Başkasında hemen fark ettiğimiz bir haksızlığı kendimiz yaptığımızda nasıl adlandırıyoruz?
Yanlışını görmek, insanı ömür boyu o yanlışla tanımlamak zorunda değildir. İnsan yaptığını kabul edebilir, vazgeçebilir, özür dileyebilir. Fakat pişmanlığın mağdura ulaşan bir karşılığı da olmalıdır.
Aldığı hakkı geri vermek, yaydığı yalanı düzeltmek, verdiği zararı elinden geldiğince gidermek gerekir.
“Vicdanım rahat değil” demek, tek başına incinen kişinin yükünü hafifletir mi?
Peki, şeytana gerek kaldı mı?
Şeytanın varlığına inanmak, insanın kendi elleriyle yaptıklarının sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. “Şeytana uydum” demek açılan yarayı kapatmaz. Aldatanın dili, zulmedenin eli, çıkarı uğruna haksızlığı örtenin sözü kendisine aittir.
Gördüklerimiz karşısında bazen “Bunu bir insan nasıl yapar?” diye soruyoruz.
İnsan yapıyor; kimi zaman yaptığını savunuyor, başkalarını da yanına çekiyor. Bu yüzden dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Kime zarar verdik, kimin hakkını görmezden geldik, neyi düzeltmek hâlâ elimizde?
Şeytana gerek kalıp kalmadığını sormadan önce, kendi yaptıklarımıza mazeret bulmayı bırakıyor muyuz?
Vicdan Yoksa Ha Şeytan Ha İnsan!


