Edebiyat

Gürültünün Ortasında Sezai Karakoç’u Anlamak

.

11 Ekim 20264 dk okuma

Gündelik hayatın yapay tartışmaları ve önümüze sürülen günlük meseleler zihnimizi sürekli meşgul ediyor. Bir konu kapanmadan diğeri açılıyor; neye üzüleceğimizi, neye öfkeleneceğimizi çoğu zaman başkalarının belirlediği bir gündemin içinde yaşıyoruz. Bu yoğunlukta insanın kendisine sorması gereken asıl sorular geride kalıyor: Nasıl bir hayat sürüyorum? Neye inanıyorum? İnandıklarım davranışlarıma ne kadar yansıyor?

İnsanın kendi toprağına, köklerine ve iç dünyasına yabancılaştığı böyle zamanlarda, inandığı hakikati dosdoğru söyleyen seslere dönüp bakmak gerekir. Sezai Karakoç, bugünkü kafa karışıklığının ortasında bizim için düşüncemizi toparlayabileceğimiz bir duraktır. Ancak ona dönmek, birkaç güzel cümlesini hatırlamaktan daha fazlasını gerektirir. Karakoç’u anlamak, onun hangi sorularla yaşadığını ve bize nasıl bir sorumluluk yüklediğini anlamaya çalışmaktır.

Karakoç, yalnızca güzel cümleler kuran veya soyut bir dünyada yaşayan bir yazar değildi. Şiirle düşünceyi aynı arayışın içinde buluşturdu. İnsanın inancıyla, tarihiyle ve yaşadığı toplumla bağını yeniden kurmaya çalıştı. Onun düşüncesinin merkezindeki Diriliş, tevhit ve ahiret inancından hareket eden, İslam dünyasının yeniden ayağa kalkmasını amaçlayan bir anlayıştır. Bu yüzden Karakoç’u yalnızca genel bir iyilik ve iç huzur çağrısına indirgemek, düşüncesinin esasını eksik bırakır.

Diriliş, insanın önce kendi içine bakmasını, kendini gözden geçirmesini ve unuttuğu değerleri yeniden hayatına katmasını gerektirir. Fakat bu uyanışın kişinin iç dünyasında başlayıp orada kalması yeterli değildir. Adaletten söz eden insanın başkasının hakkını gözetmesi, merhameti savunanın güçsüzün derdini duyması, doğruluğa inananın kendi çıkarı söz konusu olduğunda da dürüst kalması gerekir. Bugün bu düşünceyi hayatımıza taşımak istiyorsak, önce sözlerimizle davranışlarımız arasındaki mesafeyi görmeliyiz.

Karakoç’un Diriliş anlayışının toplumsal ve siyasal bir ufku da vardır. Kurduğu dergi, edebiyatla düşünceyi ortak bir zeminde buluşturmuş; İslam toplumlarının kendi gerçekliklerini kavramaları ve geleceklerini kurmaları üzerinde durmuştur. Dolayısıyla Diriliş’i günlük siyasetin bir sloganına indirgemek de, toplumsal meselelerden bütünüyle uzak bir içe dönüş olarak görmek de eksik kalır.

Bu anlayış üzerine düşünürken geçmişle kurduğumuz bağı da sorgulamak gerekir. Köklerimizi hatırlamak, eski zamanların güzel hatıralarıyla teselli bulmanın ötesinde bir anlam taşımalıdır. Geçmişten devraldığımız değerler, bugün nasıl yaşadığımızı etkileyebiliyorsa canlıdır. Komşuluğun kıymetinden söz edip komşumuzun sıkıntısından habersizsek, adaletli bir medeniyetin mirasçısı olduğumuzu söyleyip haksızlık karşısında susuyorsak, hatırladığımız şeyin hayatımızda ne kadar karşılığı olduğunu sormamız gerekir.

Karakoç’u anlamak için şiirine de bu dikkatle yaklaşmalıyız. Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı ve Gül Muştusu, onun şiir dünyasına açılan önemli kapılardır. Bu metinleri yalnızca hemen açıklanacak bir mesaj bulmak için okumak, şiirin sunduğu tecrübeyi daraltır. Bir görüntünün, bir kelimenin, bir sesin zihnimizde bıraktığı iz üzerinde durmak gerekir. Bazı metinler ilk okumada bütünüyle açılmaz; yeniden okudukça insanın kendi hayatıyla başka bağlar kurmasına imkân verir.

Bugün ise çoğu zaman böyle bir dikkate ayıracak sabrımız kalmıyor. Harflerin arasına sıkıştırılmış emojilerle, hızla tükettiğimiz cümlelerle anlaşıyoruz. Kısa ifadeler gündelik iletişimimizi kolaylaştırıyor; fakat her meseleyi aynı kısalıkta ele almaya başladığımızda kayıplarımız da büyüyor. Bir insanın acısını, bir toplumun hafızasını, bir inancın derinliğini birkaç işarete sığdırmak mümkün değildir. Dilin imkânlarını daha az kullandıkça düşüncemizi de daha az işliyoruz.

Karakoç okumak, bu bakımdan kelimeler karşısında yeniden sabırlı olmayı öğrenmektir. Bir cümleyi hemen tüketmeden üzerinde durmak, anlamadığımız yerde aceleyle hüküm vermemek, bildiğimizi sandığımız kavramları yeniden düşünmektir. Adalet, merhamet, hakikat ve sorumluluk gibi kelimeler, sık tekrarlandıkları için kendiliğinden hayatımızda yer edinmez. Onları hangi davranışlarla taşıdığımız belirleyicidir.

Onun metinlerinden bugüne taşıyabileceğimiz sorulardan biri de insanın ne ölçüde kendisi olarak yaşayabildiğidir. Başkalarının beğenisine göre konuşan, her yeni gündemle kanaatini değiştiren, kabul görmek uğruna inandıklarını saklayan insan zamanla kendi sesini duymakta zorlanır. Köklerine yabancılaşmak da bazen böyle başlar: İnsan, kendisine ait olanı tanımadan başkasının ölçülerini benimser. Bu durumda yapılması gereken, dünyaya kapanmak değil; dünyayla hangi değerler üzerinden ilişki kurduğumuzu açıkça bilmektir.

Nitekim Diriliş dergisinde divan şiiri ve tasavvuf metinlerinin yanında Batı edebiyatından ve düşüncesinden çeviriler de yayımlanmıştır. Bu geniş okuma alanı, Karakoç’un düşünce dünyasını anlamak açısından önemlidir. Kendi inancına ve kültürüne bağlılık, başka eserlerle karşılaşmaya ve onları değerlendirmeye engel olmamıştır.

Bugünün insanı ise çoğu zaman yalnızca kendi çevresinin sesini duyuyor. Aynı kanaatleri tekrar eden insanlarla konuşuyor, karşısındakini dinlemeden hakkında hüküm veriyor. Böyle bir ortamda hakikat arayışının yerini tarafını koruma telaşı alabiliyor. Karakoç’un metinlerine dönmek, bizim için bu alışkanlığı sorgulama vesilesi olabilir. İnandığımız düşünceyi savunurken onu ne kadar bildiğimizi, itiraz ettiğimiz görüşü ne kadar anladığımızı da kendimize sormalıyız.

Sezai Karakoç’u anlamak, onu yalnızca övgüyle anmakla tamamlanacak bir iş değildir. Eserlerinin karşısında zaman geçirmek, kavramları üzerinde düşünmek ve okuduklarımızı kendi hayatımızla yüzleştirmek gerekir. Bir yazarın adını sıkça söylemek kolaydır; onun açtığı sorulara emek vermek ise sabır ister. Karakoç’a duyduğumuz saygının en somut karşılığı da bu emek olabilir.

Pazar gününün sakin saatleri, böyle bir okuma için güzel bir fırsattır. Dışarıdaki gürültüyü biraz azaltıp bir şiirin, bir denemenin başında durabiliriz. Her sayfada kendimizi rahatlatacak bir söz aramadan, bizi düşündüren ve gerektiğinde rahatsız eden sorulara da yer açabiliriz.

Bu pazar Sezai Karakoç’un metinlerine dönmek, kendi içimize bakmak için bir başlangıç olsun. Okuduklarımızın ardından hayatımıza aynı dikkatle bakabilirsek, bir komşunun derdini daha iyi duyabilir, bir haksızlığı daha açık görebilir, kullandığımız bir kelimenin sorumluluğunu daha fazla hissedebiliriz. Diriliş üzerine düşünmenin hayatımızdaki karşılığı, belki de önce bu küçük fakat ciddi değişimlerde görünür.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Edebiyat
Kültür Sanat Servisi15 Ekim 20263 dk okuma

Bodrum’a Sürgün

Edebiyat
Serhat Demiroğlu11 Ekim 20262 dk okuma

Atatürk Heykeline Yemek Yediren Fransız Yargıç

Edebiyat
Hamza Aras28 Eylül 20264 dk okuma

Henüz O Sabahın İçindeyiz; Prag’da bir köşe başı