
Tanrı’dan Kaçarken Kime Teslim Olduk?
"Dışarı çıkmayı düşünmediğimiz için kapı çoktan gereksiz hâle gelmiştir." Nehir Aksel yazdı..
Sabah uyanır uyanmaz telefona bakıyoruz. Nereye gideceğimizi o söylüyor, ne okuyacağımızı o seçiyor, neye kızacağımızı çoğu zaman o belirliyor. Günün sonunda bütün kararları kendimizin verdiğine inanarak uyuyoruz.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı bu.
İnsan, yüzyıllar boyunca başkalarının çizdiği sınırların dışına çıkmaya çalıştı. Krallara itiraz etti, gelenekleri sorguladı, doğanın karşısında çaresiz kalmayı reddetti. Bilimle hastalıkları tedavi etti; makinelerle ağır işleri hafifletti. Daha rahat yaşayabilmek için kurduğu düzen, ona daha fazla düşünme ve kendi yolunu seçme imkânı verecekti.
Bugün imkânlarımız geniş. Buna karşılık gündelik hayatın en küçük tercihinde bile bir yönlendirmeye başvuruyoruz. Hangi yoldan gideceğimizden kiminle tanışacağımıza kadar uzanan bir alanda, önce ekranın sunduğu seçeneklere bakıyoruz. Seçenekler hazır geldiğinde, onların dışında ne olduğunu merak etmek de zorlaşıyor.
Üstelik bu düzenin başında oturan tek bir hükümdar yok. Kamerası, kaydı, puanı, sıralaması var. Nasıl işlediğini bilmediğimiz kararlar, iş bulma şansımızı, gördüğümüz haberleri, sesimizi kimlerin duyacağını etkiliyor. İtiraz etmek istediğimizde ise çoğu kez karşımızda muhatap bulamıyoruz. Bir kapıyı çalmak yerine, yine bir ekrana derdimizi anlatıyoruz.
Burada asıl tehlike makinelerin güçlenmesi kadar insanın kendi gücünden vazgeçmesi. Sorumluluk yorucudur. Karar vermek hata yapma ihtimalini de beraberinde getirir. Bize hızlı ve kolay bir yol gösterildiğinde bu yükü bırakmak cazip gelir. Fakat kullanılmayan bir yeti körelir. Hayatımıza ilişkin kararları sürekli başkalarına devredersek, sonunda ne istediğimizi söylemekte bile zorlanabiliriz.
Bir zamanlar insanın özgürleşeceğine duyulan güven neredeyse sınırsızdı. Doğayı anlayacak, dünyayı daha yaşanır kılacak, kendisine de daha insanca bir hayat kuracaktı. Şimdi kendi eliyle kurduğu çevrenin içinde yalnızlaşıyor. Yeryüzünü tüketirken başka gezegenlerde yaşayabileceğini konuşuyor; yanı başındaki insanla nasıl yaşayacağını ise giderek daha az konuşuyor.
Bu gidişin değişmez olduğunu kabul etmek için bir sebep yok. Kurduğumuz düzen hakkında soru sorabiliriz: Bizi kim izliyor? Hakkımızdaki kararları kim veriyor? Bir yanlışı nasıl düzelttirebiliriz? Daha önemlisi, birbirimizin hayatına karşı sorumluluğumuzu bir düzene devredip devredemeyeceğimizi düşünebiliriz.
İnanan insan için bu soruların bir de manevi ağırlığı var. Kendimize mutlak güç atfettiğimizde, kendi yaptığımız şeylerin karşısında eğilmemiz kolaylaşıyor. Tanrı’dan uzaklaşarak özgür olacağını düşünen insanın, sonunda kendi kurduğu düzenden korkması acı bir çelişki.
Özgürlük, önümüze konan seçeneklerden birini seçebilmekten ibaret olamaz. Gerektiğinde o seçenekleri kimin, neye göre hazırladığını sorabilmektir. Kendi sözünü söyleyebilmek ve o sözün sorumluluğunu taşıyabilmektir.
Bunu unutursak bir gün kapısında kilit bulunmayan bir kafeste yaşadığımızı fark edebiliriz. Dışarı çıkmayı düşünmediğimiz için kapı çoktan gereksiz hâle gelmiştir.


