
Tanrı'nın Adıyla, Halkın Parasıyla
"İnsanların inancı nasıl oluyor da kendilerini sömüren düzenin sürdürülmesinde kullanılabiliyor?" Süleyman Hacıbektaşoğlu yazdı..
Bir adam sahnede şarkı söylüyor. Elinde banjosu (Batı Afrika kökenli telli bir saz), yanında sevdiği kadın, karşısında müziği dinlemeye gelmiş insanlar var. Her şey sıradan bir konser akşamı gibi görünüyor. Ama adamın içinde biriktirdiği büyük bir öfke var. Söylediği şarkıyı bırakıyor. Önce bilimden, sonra dinden, Tanrı’dan, insanlığın korkularından söz etmeye başlıyor. Sesi giderek yükseliyor. Artık şarkı söylemiyor. Bağırıyor. Sanki karşısındaki seyircilere değil, bütün dünyaya hesap soruyor.
Bu sahne, Felix van Groeningen’in yönettiği Kırık Çember filminden. Adamın adı Didier. Altı yaşındaki kızını kanserden kaybetmiş bir baba. Sevdiği kadını, Elise’yi de yavaş yavaş kaybetmek üzere. Çocuğunu ölümden kurtaramamanın çaresizliği içinde bilime, dine, siyasete ve insanın yarattığı bütün kutsalları yeniden yargılıyor.
Daha önceki bir yazımda da yazmıştım. Sinema şimdiye kadar çok fazla ilgimi çekmemişti. Ama ne kadar önemli olduğunu, nasıl bir anlatım gücü olduğunu son zamanlarda tavsiyeler üzerinden izlediğim filmlerden anladım. Onlarca kitap okursunuz, belki mesajı alamazsınız ama sinema görselliği ile bunu size yaşatarak sunuyor.
Didier’nin öfkesini anlamak için filmde daha önce yaşanan bir sahneye dönmek gerekiyor. 2000’li yılların başları. Televizyonda dönemin ABD Başkanı George W. Bush konuşuyor. Bush, 2006 yılında embriyonik kök hücre araştırmalarına ayrılabilecek federal desteği genişletecek bir yasayı veto ediyor. Gerekçesi, insan embriyosunun korunmasına ilişkin ahlaki ve dini itirazlar.
Didier televizyonun karşısında çılgına dönüyor. Çünkü aylarca hastane koridorlarında yaşamış, kızının kurtulması için tıbbın bütün olanaklarına sarılmış bir baba o. Bilim insanlarının hastalıkları yenmek için nasıl özveri ile uğraştığını biliyor. Şimdi karşısında, dini ve ahlaki gerekçelerle bilimsel araştırmalara ayrılacak kaynakların önüne sınır koyan siyasal bir iktidar görüyor.
Didier’nin isyanı burada başlıyor. İnsan öldürmeye yarayan teknolojilere sınırsız kaynak bulunurken, insanları yaşatabilecek araştırmaların neden engellendiğini soruyor.
Elbette Bush’un vetosu olmasaydı kızının yaşayacağını bilimsel olarak söyleyemeyiz. Didier de o anda bilimsel bir makale sunmuyor sahneden onun müziğini dinlemeye gelenlere. Çocuğunu kaybetmiş bir babanın öfkesiyle konuşuyor. Ama bu, sorduğu siyasal soruyu önemsizleştirmiyor. Hatta daha da önemli yapıyor. Çünkü “Yaşayan bilir.” derler ya, işte yaşayan o.
Bir siyasal iktidar, kendi dini ve ahlaki kabullerini bütün toplumun geleceğini belirleyecek kararların gerekçesi yapabilir mi? İnsanların yaşamlarını ilgilendiren bilimsel araştırmaların sınırlarını kim, hangi yetkiyle belirler? Bu, hayatın bir tarafı; diğer tarafında ise bir siyasal iktidar, halkın bütün birikiminin birileri tarafından soyulmasına izin verir mi? Verir… Çünkü kapitalizm bu.
Filmin ilerleyen bölümünde Didier’nin konser sırasında yükselen isyanı, bu kez doğrudan dinî dogmalara yöneliyor. Darwin’den, evrimden, bilim insanlarının yüzyıllardır sürdürdüğü çalışmalardan söz ediyor. İnsanların korkudan ve bilgisizlikten tanrılar yarattığını ileri sürüyor. Ahlaklı olmak için Tanrı’ya ihtiyaç duymadığını söylüyor.
Onun Tanrı’yla kavgası, gerçekte yalnızca Tanrı’nın var olup olmadığıyla ilgili değil. Tanrı adına konuştuğunu ileri sürenlerin insanlar üzerinde kurduğu otoriteyle de ilgili. Asıl meselesi, Tanrı ile aldatanlara karşıdır. Bunu çocuğunun üzerinden ve çaresizliğinden dolayı net bir şekilde görüyor.
İşte filmi izlerken zihnim Türkiye’ye, yıllardır gözümüzün önünde yaşananlara gitti. Burada da Tanrı adına konuşanlar var. Dini kendilerine siyasal kimlik, toplumsal itibar ve ekonomik ayrıcalık sağlayan bir araca dönüştürenler var. İnanç üzerinden kurulan ilişkilerle kamu kaynaklarına ulaşmaya çalışanlar, kendilerini kutsal bir görevin temsilcisi gibi sunarak hesap vermekten kaçınanlar var.
Elbette bunlar aynı kişiler ya da aynı kuruluşlar değil. Hepsini tek bir torbaya doldurmak, eleştirdiğimiz düşünsel kolaycılığın başka bir biçimi olur. Ama ortak bir yöntemden söz edebiliriz: Dinsel meşruiyetin, ekonomik ve siyasal çıkar ilişkilerine kalkan yapılması. İşte asıl sorun budur.
Türkiye’de bunun için her zaman açıkça yasa dışı bir örgütlenmeye ihtiyaç da duyulmuyor. Bazen bir dernek kuruluyor, bazen bir vakıf, bazen hayır işi adı altında bir faaliyet yürütülüyor. Bazen kamu kurumlarıyla protokoller yapılıyor, taşınmazlar tahsis ediliyor, hizmet alımları gerçekleştiriliyor.
Bunların hepsi kendiliğinden usulsüzlük değildir. Dernek kurmak da vakıf kurmak da kamu yararına faaliyet yürütmek de meşru haklardır. Fakat kamu kaynakları söz konusu olduğunda belirleyici olan, kuruluşun kendisine verdiği isim değil, yapılan işlemin hukuka uygunluğu ve topluma sağladığı yarardır. Bu şekilde pek çok kamu kaynağı birilerinin kasasına akıyor. Tabi, bunun son zamanlarda borsa, fon vb. gibi ayaklarını da gördük. Konu para ve servet transferi olunca son 20 yılda doğan çocukların nasıl dolar milyoneri olabileceğini de öğrenmiş olduk.
Peki, sonra faturayı gerçekte kim ödüyor? Bir işçinin ücretinden kesilen vergi, emeklinin tükettiği ekmekten alınan vergi, küçük esnafın ödediği vergi… Devletin parası dediğimiz şey gökten inmiyor. O para, toplumun ürettiği zenginlikten toplanıyor. Dolayısıyla kamu kaynaklarının hukuksuz biçimde kullanılması, yalnızca devlet muhasebesine ilişkin teknik bir sorun değildir. Bir sınıf meselesidir.
Bir tarafta geçinemeyen emekliler, iş bulamayan gençler, borçla yaşayan işçiler var. Diğer tarafta kamu kaynaklarına ulaşabilme imkânı, siyasal yakınlık ve toplumsal nüfuz ilişkileri üzerinden biçimlenebiliyor. Kimin gerçekten yardım ettiği, kimin yardım görüntüsünün ardına saklandığı, kimin kamu yararına çalıştığı, kimin kamu kaynaklarından çıkar sağladığı bağımsız denetimle ortaya çıkarılmalıdır.
İster dini vakıf olsun ister laik bir dernek; ister iktidara yakın olsun ister muhalefete. Halkın parasını kullanan herkes aynı hesabı vermelidir.
Bugün Diyanet İşleri Başkanlığının 2026 yılı için kabul edilen bütçesi 174 milyar 389 milyon lirayı aşıyor. Bu rakamın büyüklüğü tek başına bir yolsuzluğun kanıtı değildir. Kurumun personel giderleri ve yürüttüğü kamu hizmetleri vardır. Ancak bütçe aynı zamanda bir siyasal tercih belgesidir. Kamu kaynaklarının hangi alanlara, hangi önceliklerle ayrıldığını gösterir.
Bu nedenle sorulması gereken sorular basittir: Bu kaynaklar nasıl kullanılıyor? Hangi faaliyetlere ne kadar harcanıyor? Hangi kuruluşlarla işbirliği yapılıyor? Kamu yararı nasıl ölçülüyor? Denetim sonuçları toplumun anlayabileceği açıklıkta paylaşılabiliyor mu?
Bu soruları sormak din düşmanlığı değildir. Yurttaşlık hakkıdır.
İşin daha düşündürücü tarafı, dinin toplumsal etkisinin yalnızca inanç alanıyla sınırlı kalmamasıdır. Dinsel söylem, siyasal iktidarın kendisini haklılaştırmasının araçlarından biri hâline geldiğinde insanların eleştirme hakkı da baskı altına alınabilir.
Kamu kaynağının hesabını soran kişi bazen yapılan işin içeriğiyle değil, inanca saygılı olup olmadığı üzerinden tartışmaya çekilir. Böylece konuşulması gereken para, ihale, protokol ya da tahsis olmaktan çıkar. Tartışma, kimin daha dindar olduğu üzerine kurulmaya başlar. Oysa bir kuruluşun samimi biçimde yardım faaliyeti yürütüp yürütmediğinin ölçüsü, yöneticilerinin ne kadar yüksek sesle dinî sözler söyledikleri değil, yaptıkları işin toplumsal karşılığı ve hesabını verip vermedikleridir.
Bir insan yoksuldur. Hastadır. Gelecekten korkuyordur. Çocuğunun yaşayacağı dünyadan endişe ediyordur. Böyle bir insanın inanca yönelmesini yalnızca bilgisizlikle açıklamak, onun yaşadığı toplumsal koşulları görmemektir.
Ancak burada başka bir soru doğar: İnsanın acısını hafifletmesi beklenen inanç, nasıl oluyor da bazı ellerde ekonomik çıkar ve siyasal nüfuz aracına dönüşebiliyor?
Bunu anlamak için dinin kendisinden önce, dinin hangi toplumsal ilişkiler içinde kullanıldığına bakmak gerekir. Bir yoksulun inancıyla, o yoksulun inancını kullanarak kendisine ayrıcalık sağlamaya çalışan kişinin dinle kurduğu ilişki aynı değildir. Birinin elinde dua vardır, diğerinin elinde kamuya uzanan bir bağlantı. Birinin ihtiyacı tesellidir, diğerinin aradığı ihale, tahsis ya da ekonomik kazanç olabilir.
Gramsci, egemenliğin yalnızca zor kullanılarak sürdürülemeyeceğini anlatır. İktidar, yönetilenlerin bir bölümünün rızasını da üretmek zorundadır. Bunun için toplumsal değerlerden, kültürden, geleneklerden ve inançlardan yararlanabilir.
Türkiye’de dinin siyasal alanda kullanılmasını da bu çerçevede düşünmek gerekiyor.
İnsanların inançlarına seslenmek, onların güvenini kazanmanın bir yolu hâline gelebilir. Bu güven, bir siyasal iktidarın ekonomik uygulamalarının sorgulanmasını zorlaştırabilir. Böylece dinî aidiyetle siyasal sadakat arasında bir bağ kurulmaya çalışılır.
Didier’nin sahnede bağırarak anlatmaya çalıştığı şeyin toplumsal karşılığı da burada ortaya çıkıyor. İnsanlığın sorunlarını çözmek için geliştirdiği bilgi ve olanaklar, bazı iktidarların dogmaları ve çıkarları tarafından sınırlanmamalıdır.
Ama filmin bir başka gerçeği daha var. Didier, kurumsallaşmış dinin otoritesine karşı çıkarken sevdiği kadının kişisel inancına da saldırıyor. Elise, kızının ölümünden sonra onun bir biçimde yaşamayı sürdürdüğüne inanmak istiyor. Bir kuşta, bir yıldızda, bir kelebeğin kanadında kızından izler arıyor.
Didier buna tahammül edemiyor. Haklı olarak karşı çıktığı dinsel dogmalarla, sevdiği kadının acı karşısında aradığı teselliyi birbirinden ayıramıyor.
Bence filmin en insani eleştirisi de burada yatıyor. Dinsel inancın siyasal istismarına karşı mücadele etmekle, acısını inancıyla hafifletmeye çalışan insanı küçümsemek aynı şey değildir.
Türkiye’de de bu ayrımı yapmak zorundayız. Sabah namazına giden işçiyle, dinî kimliğinden yararlanarak kamu kaynaklarına ulaşmaya çalışan kişinin çıkarları aynı olmayabilir. Başörtülü bir emekçi kadınla dinî söylemi siyasi nüfuzunun aracı olarak kullanan bir sermayedarın toplumsal konumları aynı değildir.
Onları aynı safta göstermek, sınıfsal ilişkileri gözden kaçırmak olur. Marksist düşüncenin gücü de burada ortaya çıkar. İnsanı yalnızca inancıyla değil, üretim ilişkileri içindeki yeriyle, emeğiyle ve toplumsal yaşamıyla değerlendirir.
Bir emekçinin dindar olması, onun sömürülmediği anlamına gelmez. Bir sermayedarın dini söylemleri sıkça kullanması da onun ekonomik çıkarlarının ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Şimdi yeniden Didier’ye dönelim.
Didier Tanrı’ya inanmıyor. Ama çocuğunu bütün varlığıyla seviyor. Onu yaşatmak için elinden geleni yapıyor. Kızını kaybettiğinde dünyası yıkılıyor. Demek ki insanın sevmesi, merhamet göstermesi, ahlaklı davranması için mutlaka ölümden sonra ödüllendirileceğine inanması gerekmiyor.
Ahlakın kaynağını yalnızca dini emirlerde arayan anlayışın karşısına filmin koyduğu önemli düşüncelerden biri bu. Ama buradan bütün inançlı insanların ahlak anlayışını küçümseyen bir sonuca da gitmemeliyiz. İnsanların ahlaki davranışları farklı düşünsel ve toplumsal kaynaklardan beslenebilir.
Eleştirilmesi gereken, ahlakın tek temsilcisinin kendisi olduğunu ileri sürerek başkaları üzerinde üstünlük kurmaya çalışan zihniyettir. Bugün Türkiye’de ihtiyacımız olan da budur. Birilerinin Tanrı adına konuşarak kamuya ait olan üzerinde ayrıcalık elde edebildiği her durumda bu çemberi sorgulamak gerekir.
Çünkü Tanrı’ya inanmak başka şeydir, Tanrı’nın adını kullanarak halkın sırtından geçinmek başka. Birincisi vicdan meselesidir. İkincisi, halkın hesap sorma meselesi.
İnsanların inancı nasıl oluyor da kendilerini sömüren düzenin sürdürülmesinde kullanılabiliyor? Asıl düşünülmesi gereken budur.


