
Türkiye’nin Yirmi Yıllık Darbe Saati mi Var?
Mahir Saye İtiraz Payı için yazdı..
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihine uzaktan bakıldığında insanın aklına bir soru geliyor: Bu ülkede neden belirli aralıklarla demokrasi kesintiye uğruyor?
Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan edildi. Ancak yaygın biçimde söylendiği gibi üç yıl sonra değil, yaklaşık on altı ay sonra, 4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi. Şeyh Sait İsyanı’nın yarattığı güvenlik ortamında çıkarılan kanun, hükümete son derece geniş yetkiler verdi; muhalif gazeteler kapatıldı, siyasi faaliyet alanı daraldı ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı. Kanun 1929’a kadar yürürlükte kaldı.
Buradaki ilk ders açıktır: Cumhuriyetin ilanı, demokratik düzenin aynı gün bütün kurumlarıyla kurulduğu anlamına gelmiyordu. Yeni devlet bir yandan devrimler yapıyor, diğer yandan muhalefeti güvenlik meselesi olarak görüyordu.
“1940 tek adam dönemi” ifadesi de tarihsel bakımdan biraz düzeltilmeye muhtaçtır. Türkiye’de tek parti yönetimi 1940’ta başlamadı. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın belirleyici olduğu tek parti dönemi, özellikle 1925’ten sonra kesinleşti. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1938’deki ölümünün ardından İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçildi; “Millî Şef” dönemi başladı. İkinci Dünya Savaşı’nın olağanüstü şartları da siyasal ve ekonomik merkeziyetçiliği güçlendirdi. Çok partili hayata geçiş 1945-1946 yıllarında başladı, 1950 seçimleri ise iktidarın sandık yoluyla el değiştirmesini sağladı.
Fakat demokrasi henüz on yılını doldurmuştu ki 27 Mayıs 1960’ta asker yönetime el koydu. Meclis ve anayasa feshedildi, Demokrat Parti yönetimi devrildi. Başbakan Adnan Menderes ile bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilmesi, yalnızca üç siyasetçinin hayatına son vermedi; Türkiye’nin siyasi hafızasında kapanmayan bir yara açtı.
Ardından 12 Mart 1971 muhtırası geldi. Tanklar doğrudan yönetime el koymadı ama Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının verdiği muhtıra, Süleyman Demirel hükümetini istifaya zorladı. Bu nedenle 12 Mart, “muhtıra yoluyla darbe” olarak anıldı.
12 Eylül 1980’de ise demokrasi bir kez daha bütünüyle askıya alındı. Meclis kapatıldı, siyasi partiler feshedildi, yüz binlerce kişi gözaltına alındı; işkenceler, idamlar ve uzun yasaklı yıllar yaşandı. 1982 Anayasası, askeri yönetimin devlet anlayışını sivil hayata taşıdı. Türkiye bugün hâlâ büyük ölçüde 12 Eylül’ün hazırladığı anayasal çerçevede yaşamaktadır.
28 Şubat 1997’de yöntem değişti. Millî Güvenlik Kurulu kararları, medya kampanyaları, bürokratik baskılar ve askerî vesayet mekanizmalarıyla Refahyol hükümeti görevden uzaklaştırıldı. Bu nedenle 28 Şubat’a “postmodern darbe” denildi. 27 Nisan 2007’de Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yayımlanan açıklama da siyasi tarihe “e-muhtıra” olarak geçti.
15 Temmuz 2016’da ise bu kez emir-komuta bütünlüğü içinde olmayan bir askerî kalkışmayla karşılaştık. TBMM bombalandı, sivillerin üzerine ateş açıldı ve 250’den fazla insan hayatını kaybetti. Darbe girişimi, toplumun, siyasi partilerin, güvenlik güçlerinin ve devlet kurumlarının direnişiyle başarısız oldu. TBMM’de olayın bütün yönleriyle araştırılması amacıyla özel bir komisyon kuruldu.
Peki gerçekten her yirmi yılda bir darbe mi oldu?
Rakamlar bu iddiayı tam olarak doğrulamıyor. 1960 ile 1980 arasındaki süre tam yirmi yıldır. Fakat arada 1971 muhtırası vardır. 1971’den 1980’e dokuz, 1980’den 28 Şubat’a yaklaşık on yedi, 28 Şubat’tan 2007 e-muhtırasına on, 2007’den 15 Temmuz girişimine ise dokuz yıl geçmiştir.
Dolayısıyla Türkiye’de işleyen bir “yirmi yıllık darbe saati” yoktur. Daha rahatsız edici gerçek şudur: Darbeleri, muhtıraları ve başarısız girişimleri birlikte değerlendirdiğimizde, özellikle 1960’tan 2016’ya kadar demokratik siyasete ortalama on yıl civarında bir müdahale veya müdahale teşebbüsü düşmektedir.
Bu tekrarın sebebini yalnızca orduda aramak eksik kalır. Darbeleri mümkün kılan zeminde zayıf hukuk devleti, sert siyasi kutuplaşma, bağımsızlığı tartışmalı yargı, ekonomik krizler, şiddet olayları, medyanın cepheleşmesi ve seçimle gelen iktidarların denetlenmek istememesi de vardır. Askerî vesayet, sivil siyasetin çözemediği sorunları gerekçe göstererek güç kazanmış; her müdahale de bir sonraki müdahalenin zihinsel ve kurumsal altyapısını bırakmıştır.
Bugünün verileri toplumun sandığa güçlü biçimde sahip çıktığını gösteriyor. 14 Mayıs 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda katılım yüzde 87’yi, 28 Mayıs’taki ikinci turda ise yüzde 84’ü aştı. Bu oranlar, milletin siyasi tercihini askerî karargâhlarda veya bürokratik koridorlarda değil sandıkta göstermek istediğinin açık işaretidir
Ancak demokrasi yalnızca sandık değildir. Sandık demokrasinin kapısıdır; evin tamamı değildir. Bağımsız yargı, özgür basın, güçlü Meclis, hesap verebilir yönetim, şeffaf kamu idaresi ve insanların korkmadan konuşabilmesi olmadan seçimler tek başına demokratik güvence oluşturamaz.
Geçmişte darbeler çoğunlukla tankla, muhtırayla ve sıkıyönetim ilanıyla geldi. Günümüzde ise demokrasi, askerî müdahalelerin yanı sıra kurumların içeriden zayıflatılması, kuvvetler ayrılığının aşınması, hukukun kişilere göre uygulanması ve siyasetin düşmanlık diline teslim olması nedeniyle de gerileyebilir.
Bu yüzden asıl soru “Yeni darbe ne zaman olur?” değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, hiçbir kişi veya kurumun kendisini millet iradesinin ve hukukun üzerinde göremeyeceği bir düzen kurabildi mi?
Darbeleri takvimden silmenin yolu, geçmişi unutmaktan değil onunla dürüstçe yüzleşmekten geçer. 27 Mayıs’ın idamlarını, 12 Mart’ın baskılarını, 12 Eylül’ün işkence hanelerini, 28 Şubat’ın mağduriyetlerini ve 15 Temmuz gecesinin kurşunlarını aynı demokratik ilkeyle reddetmek gerekir.
Çünkü darbenin sağı, solu, eskisi veya yenisi olmaz. Darbe, milletin iradesine karşı işlenmiş bir suçtur.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir “kurtarıcı” değil; kişilere bağlı olmayan güçlü kurumlar, işleyen hukuk ve farklılıklarıyla birlikte yaşama iradesidir. Darbe saatini durduracak olan da tankların kışlada kalması kadar, demokrasinin devletin her kurumunda ve toplumun


