Toplumsal Eleştiri

“Vardım Hint Eline Kumaş Getirdim!”

Metin Kondel yazdı..

7 Ekim 20263 dk okuma

“Bu modern karmaşada olup biteni anlamak için dünyaya biraz minyatür gözüyle bakmak icap eder,” demiştim önceki yazımda. Onun için zaman ve mekân olgusunu biraz öteleyelim ve ölçekli vakıaları minyatürize edelim bu yazıda.

Meselâ, İspanyolların Latin Amerika’yı işgal ettiği 16. yüzyıla gidelim. İnkaların, Mayaların, Azteklerin tapınaklarındaki som altınların İspanyol istilacılar tarafından talan edilişini düşünelim. Ticarete dâhil olmayan, tanrıya adanmış bir zenginlik… Ve at üzerindeki İspanyolları tanrı zanneden yerliler…

Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun dediği gibi, İspanyolların Latin Amerika’dan çalıp Avrupa’ya taşıdığı bu som altın ve gümüşlerle Buenos Aires’ten Madrid’e alaşım bir köprü kurulabilirdi. Bu zenginlik bütün Batı Avrupa’nın ticari damarlarına yayıldı. Zira İspanya, içinde bulunduğu siyasî ve ekonomik koşulları itibarıyla Avrupa’nın sürekli sağılan ineğiydi. O kadar ki Fransız saraylarının lazımlıkları som altındandı ve pisletilenler pencereden dışarı atılıyordu.

Minyatürize bakışımızdaki ikinci fasıl ise 18. yüzyılda İskoç mucit James Watt’ın buharlı makineyi geliştirmesidir. Buharlı makinenin gemilerde kullanılmaya başlanmasıyla İngilizlerin dünya üzerindeki hâkimiyeti perçinlendi. Üzerinde güneş batmayan İngiliz sömürge imparatorluğu, diğer kara imparatorluklarına karşı açık bir üstünlük sağladı.

Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, atın ve devenin karadaki gücüyle mobilizasyon sağlayabiliyordu. Felsefi olarak ise Anadolu’da daracık odalardan müteşekkil çilehaneleri düşünelim. Ve dünyayı fani —geçici— bir yer olarak gören, bir lokma bir hırka ile hayatını idame eden insanların felsefesini… Kırk günü birkaç zeytinle geçirip nefsini terbiye eden mütevekkil dervişler ve evliyalar ülkesi…

Minyatür bakışımızın son durağı ise deniz kültürü olmayan, daha doğrusu denizi sadece tuz elde etmek ve balık tutmak için kullanan Hindistan olsun. Denizdeki çivili tahta üzerinde uzanmış, çile çeken Hindular… Dünyadan vazgeçmiş dipsiz bir mistisizm ve dünyayı kontrol etmeye çalışan İngiliz İmparatorluğu…

İlk minyatürdeki talan, Avrupa’daki toplulukları besleyip onları iyice azmanlaştırıyor. İkinci minyatürdeki buharlı makine, zamanı ve mekânı İngilizler lehine genişletirken diğer kara imparatorlukları aleyhine daraltıyor. Üçüncüde ise at, deve ve insanın kas kütlesine bağımlı bir hayat mobilizasyonu, kendi kısır kaderinin üzerine çıkamıyor. Kendine yeten karasal bir medeniyet! İngilizler Hindistan’ı sömürgeleştirirken Osmanlı’daki durağan hayatın özeti şuydu:

Vardım Hint eline, kumaş getirdim.
Açtım bedesteni, sattım, oturdum.
Sen benim başıma neler getirdin!
Ben senin derdini çekemem, gönül.

Belli ki kumaşlar deve kervanıyla taşınmış. Bu denli durağan bir hayatın idamesi için sadece bedestendeki halı, kumaş ve baharatın satılmış olması yeterliydi. Başına türlü belalar getirdiğinden kendini bile dinlemiyordu. Neyse…

İngilizlerin Hindistan’ı sömürerek azmanlaşması, aynı dünyadaki Osmanlı İmparatorluğu’nu siyasî ve iktisadi açıdan çözülmeye zorluyor. Latin Amerika’nın som altınlarıyla azmanlaşan Avrupa ve Hindistan’ı sömüren İngiliz İmparatorluğu… Sosyolojik açıdan bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasî ve iktisadi kuşatılmışlığı, beraberinde örtülü bir tasfiyeyi de beraberinde getiriyor.

Tıpkı Akdeniz’de gelişen ticaretle korsanlığın yasaklanması vetiresi gibi… İngilizlerin dünya genelinde kurduğu ve II. Dünya Savaşı’na kadar götürdüğü iktisadi ve siyasî yapı, Osmanlı İmparatorluğu’nu ve çevresindeki ülkeleri eski düzeni terk edip yeni düzene adapte olmaya zorluyor. İşte cumhuriyet denilen şey, dünyadaki bu minyatür değişimin sonucu olarak İngiliz aklıyla, bazı seçilmiş figürler üzerinden kotarılmış bir şeydir. Bu düzen, II. Dünya Savaşı sonrasında ise Avrupa’nın Amerika tarafından işgaliyle başka bir şeye dönüşecektir. Bu da bir bahs-i diğer.

Bugün ülkede çeyrek asırdır iktidarda olan siyasal İslamcılık ise iç içe geçmiş bütün bu halkaların sonuncusudur. Uzun etmeyelim. Latin Amerika’nın tapınaklarındaki altınlar, İngilizlerin buharlı makine ile çalışan gemileri, Anadolu’daki çilehaneler, Hintlilerin çivili tahtaları arasındaki bir dizi sosyolojik reaksiyonla neşet etmiş bir dünyada tarihin kayıp tarafındayız. Onun için bu bahislerde öyle büyük sözler edip ele güne rezil olmayın, derim.

Her toplumsal meseleye de siyasal çözümler önerip gülünç olmayın. Bu açıdan bakıldığında toplumlar buz kütleleri gibidir. Siyaset, sadece elinde bir bıçakla ondan küçücük bir şeyler tırtıklamaya bakar. Asla hiçbir şeyi çözmez. Daha doğrusu siyasetçilerin aklı bu türden derin şeylere ermez.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Toplumsal Eleştiri
Recep Karagöz15 Ekim 20264 dk okuma

Mağduriyet Bir İktidar Tekniği Olduğunda

Toplumsal Eleştiri
Turgut Akça15 Ekim 20264 dk okuma

Gayrimüslim Avrupa'ya övgü...!

Toplumsal Eleştiri
Bayram Ali Akyüz13 Ekim 20264 dk okuma

Herkese Aynı Ölçü