
Üç Hürel: Anadolu’nun Sesini Elektrikle Buluşturan Üç Kardeş
"Aradan yarım asrı aşkın zaman geçti. O çift saplı saz-gitarı gördüğümüzde hâlâ aynı üç kardeşi hatırlıyoruz." Derya İz yazdı..
20 Temmuz 1970. İstanbul'da sıradan bir yaz günü. Kabataş arabalı vapurunda üç kardeş konuşuyor. Henüz bilmiyorlar ama o gün aldıkları karar, Türk rock müziğinin tarihinde kendine özgü bir yer açacak.
Feridun, Onur ve Haldun Hürel, yıllardır başkalarının orkestralarında müzik yapıyordu. Artık kendi bestelerini çalmak, kendi seslerini duyurmak istiyorlardı. Üstelik bunu başkalarına benzemeden yapacaklardı.
Üç kardeşin kurduğu topluluğun adı da soyadlarından doğdu: 3 Hür-El.
Aslında onların hikâyesi o vapurda başlamamıştı. Daha önce Yankılar, İstanbul Dörtlüsü ve Selçuk Alagöz Orkestrası gibi topluluklarda çalışmış, sahnelerin havasını solumuşlardı. Birlikte müzik yapmayı öğrenmiş, dinleyicinin ne istediğini görmüşlerdi. Fakat kendilerine ait bir müzik oluşturma düşüncesi giderek ağır basıyordu.
O yıllarda Türkiye'de müzik değişiyordu. Bir yanda Anadolu'nun türküleri, bağlaması ve halk ezgileri; diğer yanda dünyayı etkisi altına alan rock müzik vardı. Gençler elektro gitarın sesine alışıyor, müzik grupları yeni arayışlara giriyordu.
Üç Hürel de bu değişimin içindeydi. Ancak onlar ne türküleri eski biçimiyle tekrarlamak ne de Batı'daki rock gruplarını taklit etmek istiyordu.
İkisinin de içinden gelen sesi duyuracaklardı.
Grubun kadrosu üç kişiden oluşuyordu. Feridun Hürel gitarı, bağlaması ve sesiyle öndeydi. Onur Hürel bas gitarı, Haldun Hürel davulu çalıyordu. Üç kişi olmalarına rağmen sahnede güçlü bir orkestra etkisi oluşturabiliyorlardı.
Fakat onları diğer topluluklardan ayıran yalnızca müzikleri değildi. Feridun Hürel'in geliştirdiği bir enstrüman, yıllar sonra bile grubun simgesi olarak hatırlanacaktı.
Bir gövde, iki sap: Biri elektro gitar, diğeri bağlama.
Bu ilginç enstrüman, sahnede karşılaştıkları bir ihtiyaçtan doğmuştu. Feridun Hürel, bir şarkıda elektro gitar çalarken başka bir bölümde bağlamaya geçmek zorunda kalıyordu. Enstrüman değiştirmek müziğin akışını kesiyordu.
İki ayrı çalgıyı tek gövdede birleştirerek bu sorunu çözdü.
Görüntüsü kadar sesi de dikkat çekiciydi. Elektro gitarın sertliğiyle bağlamanın Anadolu'ya özgü tınısı aynı müziğin içinde buluşuyordu. Bir şarkıda rock ritimleri yükselirken hemen ardından insanın içine işleyen bir bağlama sesi duyulabiliyordu.
Üç Hürel'in müziğinde Anadolu ezgileri sonradan eklenmiş bir süs değildi. Bağlama da elektro gitar kadar söz sahibiydi.
Grubun asıl başarısı burada yatıyordu.
1970'li yıllar boyunca yayımladıkları 45'likler ve albümler geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı. 1973'te 3 Hürel, 1974'te Hürel Arşivi albümleri geldi.
“Sevenler Ağlarmış”, “Ağlarsa Anam Ağlar”, “Ömür Biter Yol Bitmez”, “Gül'e Ninni”, “Madalyonun Ters Yüzü”, “Hoptirinom” ve “Ve Ölüm” gibi parçalar, grubun birbirinden farklı müzikal yönlerini ortaya koydu.
Bu şarkıların bir kısmı hareketli ritimleriyle insanı yerinden kaldırırken bir kısmı da dinleyeni kendi içine döndürüyordu.
“Sevenler Ağlarmış”ta aşkın acısı vardı. Sevmenin yalnızca sevinçten ibaret olmadığını, ayrılığı ve kaybetme korkusunu da beraberinde getirdiğini anlatıyordu.
“Ağlarsa Anam Ağlar”da Anadolu insanının yakından tanıdığı anne sevgisi ve özlemi duyuluyordu.
“Ve Ölüm” ise dönemin alışılmış popüler müzik anlayışının dışında, daha karanlık ve deneysel bir çalışmaydı.
Feridun Hürel'in 1974'te solo olarak yayımladığı “Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş” de yıllar boyunca hafızalardan silinmeyen şarkılardan biri oldu.
Üç Hürel'in şarkılarında aşk, ayrılık, yalnızlık, gurbet, anne sevgisi ve ölüm vardı. Kimi zaman bir Anadolu türküsünün hüznünü, kimi zaman rock müziğinin sertliğini duyuyorduk.
Şarkıların bu kadar uzun ömürlü olmasının sebeplerinden biri de buydu. Anlattıkları duygular belli bir döneme ait değildi.
Grubun müzik anlayışı kadar sahnedeki tavrı da dikkat çekiyordu.
1976 yılında bir TRT programında kendilerinden playback yapmalarının istendiği, kardeşlerin ise bunu kabul etmeyerek yayından ayrıldığı anlatılır.
Bu olay, onların sahneye bakışını gösteren önemli örneklerden biridir. Üç Hürel için müzik, önceden kaydedilmiş bir parçayı çalıyormuş gibi görünmekten ibaret değildi. Dinleyicinin karşısına çıktıklarında gerçekten çalmak ve söylemek istiyorlardı.
Bugün bilgisayarlarla seslerin düzeltildiği, görüntülerin ve müziğin birbirinden ayrılabildiği bir dönemde, o yılların bu sahne anlayışını hatırlamak gerekiyor.
Üç Hürel, sahip olduğu imkânlarla kendi müziğini canlı olarak dinleyiciye ulaştırmaya çalışıyordu.
Ne var ki grubun ilk dönemi uzun sürmedi.
1977'de kardeşlerin askerlik görevleri nedeniyle müzik çalışmaları kesintiye uğradı. Sonrasında hayat onları farklı alanlara yöneltti.
Feridun Hürel reklamcılık alanında çalıştı. Haldun Hürel sanat, tasarım ve akademik çalışmalarla ilgilendi. Onur Hürel ise eğitim hayatında görev aldı.
Üç kardeşin birlikte müzik yaptığı yıllar geride kalmıştı. Ancak şarkıları unutulmadı. Plaklar el değiştirdi, kasetler çoğaltıldı, radyolarda aynı eserler çalınmaya devam etti.
Aradan yaklaşık yirmi yıl geçti.
1996'da Üç Hürel yeniden bir araya gelerek Efsane... Yeniden albümünü yayımladı. Bu dönüş, yalnızca eski şarkılarını hatırlayan dinleyiciler için değil, onları ilk kez tanıyacak gençler için de önemliydi.
1999 yılında yayımlanan 1953 Hürel albümüyle müzik yolculuklarına yeni bir çalışma eklediler. Albümün adı, kardeşlerin çocukluk yıllarına ve 1953'te ailece çektirdikleri bir fotoğrafa dayanıyordu.
Yıllar geçmiş, müzik piyasası değişmişti. Yeni tarzlar ortaya çıkmış, dinleyicilerin alışkanlıkları farklılaşmıştı. Fakat Üç Hürel kendi müzik anlayışını koruyordu.
Onlar hiçbir zaman yalnızca dönemin modasına göre müzik yapan bir topluluk olmadı.
Bugün Anadolu rock denildiğinde Cem Karaca, Barış Manço, Erkin Koray ve Moğollar gibi isimlerle birlikte Üç Hürel'i de hatırlamamızın sebebi budur.
Her birinin müziği ve izlediği yol farklıydı. Üç Hürel'in kendine özgü yanı ise üç kardeşin kurduğu birliktelik, Anadolu ritimlerini kullanma biçimleri ve geliştirdikleri çift saplı saz-gitardı.
Anadolu'nun müziğini modern enstrümanlarla seslendirmek, geçmişten kopmak anlamına gelmiyordu. Aksine, o müziğin başka kuşaklara ulaşabilmesi için yeni yollar açıyordu.
Üç Hürel bunu gösterdi.
Bugün genç bir dinleyici, yıllar önce kaydedilmiş bir Üç Hürel şarkısını açtığında yalnızca eski bir rock grubunu dinlemiyor. O yılların İstanbul'unu, Anadolu'nun sesini, gençlerin müzik arayışlarını ve üç kardeşin birlikte ortaya koyduğu emeği de duyuyor.
Bir vapur yolculuğunda alınan kararın yıllarca hatırlanacak şarkılara dönüşmesi kolay olmadı. Çaldılar, bestelediler, kendi enstrümanlarını geliştirdiler ve müzikten uzak kaldıkları yıllardan sonra yeniden bir araya geldiler.
Üç Hürel'in Türk müziğine bıraktığı iz, yalnızca şarkılarından ibaret değildir.
Bağlamayla elektro gitarı aynı gövdede buluşturan üç kardeş, Anadolu'nun sesinin başka bir müziğin içinde kaybolmadan da dünyaya açılabileceğini gösterdi.
Aradan yarım asrı aşkın zaman geçti. O çift saplı saz-gitarı gördüğümüzde hâlâ aynı üç kardeşi hatırlıyoruz.
Feridun, Onur ve Haldun Hürel'i.
Üç Hürel'i.


