
Kentsel Dönüşüm ve Güngören Örneği
Turgut Akça İtiraz Payı için yazdı
Güngören’de binaların yenilenme işlemi hızla devam ediyor, her yer şantiye alanı. Önümüzdeki üç bina ve ardındakiler yıkılınca kabak çiçeği gibi açıldı manzaramız. Başımı eğmeden, oturduğum yerden gökyüzünü görebiliyorum artık. Hava kararmadan akşam kızıllığı düşüyor penceremize. Oysa ortalık kızıla boyanmadan bir grilik çöker ve geceye geçerdik. Tıpkı ilkbaharı görmeden yaza geçişimiz gibi, tıpkı sonbaharın pastoral renklerine boyanmadan, bir yaprağın savrularak toprağa düşmesine şahitlik edemeden kış günlerinin başlaması gibi. Buralarda büyüyen bir çocuğa “Bir günbatımı resmi çiz.” dense muhtemelen gri ve siyah bir sayfa koyar önümüze, “Bir sonbahar resmi çiz.” dense yapay zekâdan yardım ister.
Adına kentsel dönüşüm denilen işin aslı, binaların yerinde değişiminden başka bir şey değil Güngören’de. Şehrin değiştiği filan yok. Yıkıyorlar! Eğer birkaç bina aynı müteahhitle anlaşabilirse hastane gibi uzun ve eskisinden daha yüksek yeni bir bina dikiliyor yerine. Böyle birleştirilmiş inşaatlara artı iki kat ilave imar hakkı veriliyor, bitişik nizam tam bir nizama giriyor. Tencereye yatırılmış uzun makarna bibi yapılar çıkıyor ortaya. Yer biraz daha yerin dibine giriyor, gökyüzü biraz daha yukarı çekiliyor, ağaçlar hepten yok oluyor. Yani şehir (kent) değişmiyor, binalar yıkılıp yerinde yenileniyor. Bir şehir mevcut sorunlarıyla daha da büyüyor, büyüdükçe sorunları da büyüyor, içinden çıkılmaz bir hâl alıyor. İlave katlara taşınacak nüfusu buraya hangi yollar taşıyacak, bu hâliyle bile çıkan otopark savaşları nereye varacak? Bir afet durumunda nerede ve nasıl toplanılacak? 15 binadan oluşan küçük ‘Gören’ sokağımıza yaklaşık 50-60 hane ilave olacak, bu ilave kaç araca denk gelir ve bu araçlar nereye park eder? Ömrü olan dört beş sene sonra görür. Böyle bir girizgâhtan sonra, deprem tehdidi altında olan bir şehir için binaların yenilenip daha güvenli ve daha sağlıklı olarak yeniden inşa edilmesine karşı olduğum anlaşılmaz umarım. Umarım itirazım doğru anlaşılır.
Güngören’deki en eski yapı 400 yaşında. Bugün Güngören Köyiçi olarak bilinen bölge, o dönemde ormanlık ve sulak bir araziymiş, av hayvanları açısından zenginmiş. Ava düşkünlüğü ile maruf Genç Osman, 1611 tarihînde yaptırmış Genç Osman Camiini. Sur dışına yaptırılan tek padişah camisi olma özelliğini taşıyan cami, ilçenin bilinen en eski mimari eseridir. Bir de caminin üst tarafına yaptırılan av köşkünden bahsedilir. Caminin kıble tarafına yaptırılan, kışları ılık, yazları buz gibi soğuk akan iki çeşmeden biri günümüze kadar gelmeyi başarabilmiş ama kışları ılık, yazları buz gibi akan su beton dağlarının altında kalmış.
1870’li yıllarda kaleme aldığı ‘İstanbul’ adlı kitapta Edmondo De Amicıs, “Valide sultan köprüsünden (Haliçte yer alan eski Galata Köprüsü) İstanbul’u seyrederken aklıma sıklıkla aynı soru geldi. Acaba bu şehir bir, iki yüz yıl içinde ne hâle gelecek? Çok yazık… Güzelliğin modern medeniyete kurban edilmesi süreci o zamana kadar çoktan tamamlanmış olur. İstanbul’u gelecekteki hâliyle görebiliyorum; yeryüzünün en güzel şehrinin kalıntıları üzerinde, Doğunun Londra’sı, kasvetli ve tehditkâr bir görkemle yükselecek. Tepeler bir hizaya gelecek, korular kesilecek, parlak renklere boyalı evlerin yerinde yeller esecek, ufuk her taraftan yüksek ve sert hatlı apartman bloklarıyla kapanmış olacak…” Cümle böyle uzayıp gidiyor.
O kadar uzun sürmüyor, 1950’lere gelindiğinde hızlı bir göç istilasına uğruyor bu şehir. Güngören de bu istiladan payına düşeni fazlasıyla almış, Genç Osman’ın avlandığı o avlaklarda bir başka av başlamış, ağaçlar kesilmiş, vahşi bir betonlaşmayla beton dağları kurulmuş. Oysa burası sulak ve ormanlık bir alan ve ömrü kısa padişahın av sahasıdır.
Güngören’de konut olarak kullanılan binaların yaşı elli ila altmış arasındadır. Bina yaş ortalaması 45 civarında. Türkiye’nin yüzölçümü bakımından en küçük, nüfus yoğunluğu açısından en yoğun ilçelerinden birisidir Güngören. Buna rağmen, asayiş bakımından en güvenli ilçelerimizdendir.
Tekstilin Merter’den içlere doğru yayılmasıyla gündüz ve gece nüfus yoğunluğu çok farklılık göstermesine rağmen, ilçede komşuluk ilişkileri ve mahalle kültürü kendini hâlâ hissettirmektedir. Ancak tekstilin mahalle aralarına kadar inmesi, gündüz nüfusunun aşırı artmasına ve sokakların yabancılaşmasına sebep olmaktadır. Gören sokağımızın iki ucunda bulunan iki bakkal ve bir terzi dükkânı, tekstilcilerin şişirdiği kiraların altında kalıp dükkânlarını kapatmak zorunda kaldılar. Yan sokaklarımızda bulunan, bildiğim üç berber sırra kadem bastı. Sokaklarımız yavaş yavaş hafızasını kaybederken mahalle kültürü eriyip yok oluyor ve şehir yabancılaşıyor.
Depremden sonra inşa edilen üç bina kaldık orta yerde, komşular bir bir kayboldular, her yanımız moloz yığını. Çocukların Erkan ağabeyleri de gitti, çocuklar da. Sokak ıssız ve öksüz. Erkan, ellili yaşlarda bir memur, sokaktaki çocukların ağabeysiydi. Sokağın sakinleri zaman zaman kızsa da çocuklar onun etrafında toplanır, top oynarlardı geç saatlere kadar. Kimi başka ilçelere gitti kiraya, kimi başka şehirlere, geri dönmemesine. Bakalım, inşaatlar bittiğinde nasıl bir sokakla karşılaşacağız. Muhtemelen kiracılar dönemeyecekler. Eşyaların bir kısmı da dönmeyecek, hatıralar dönmeyecek, eski hafıza kartları moloz düküm alanlarında kalacaklar.
Ben konunun uzmanı değilim, bir betonarme binanın ömrü kaç yıldır bilemem ama eğer bu dönüşüme giren binalar kadarsa bir binanın ömrü, bugün ciğerine toz çeken bebeler, kırklı yaşlarında baba yadigârı dairelerini dönüştürmek zorunda kalacaklar tekrar. Hadi, yeni şartlara göre inşa edildiği için on sene, yirmi sene daha verelim, ellili altmışlı yaşlara geldiklerinde yeniden dönüşecek bu binalar.
İlk zamanlar yıkılacak binaların doğramaları, camlarıyla birlikte itina ile sökülüp alınıyordu. Sanırım ikinci el plastik doğrama piyasası doyuma ulaşmış olmalı ki camları şangır şungur indirip doğramaları kırıp hurdaya çeviriyorlar. Onca kapı, pencere, dolap, onca kombi, petek, onca onca…
Bu sayede piyasa hareketlendi, esnafın yüzü güldü de denilebilir, ben orasını çok anlamam ama bunca kaynağın çöp olmasına üzülüyor insan. Bunca insanın bankalara bağlanması da ayrı bir konu. Borç yiğidin kamçısıdır, yapacak bir şey yok.
Bir şehir kurulurken yapılan hataların telafisi olmuyor, olsa da bedeli ağır oluyor. Bu şehir böyle başıboş serpilmiş, büyümüş aylak aylak. Bir şehir planlayıcısı değilim ama bu dönüşüm, ‘Güngören özelinde söylüyorum’, yeniden bir Güngören için bir şanstı belki. Çok tasvip ettiğim bir şey olmamakla beraber, biraz daha yukarıya yükselerek bu bitişik nizam rezaletinden kurtulabilirdik. Küçük yeşil alanlarıyla, otoparklarıyla yeniden bir Güngören imkânsız mıydı acaba? Hem bitişik nizam yapılaşmada binaların yenilenmesi deprem riskini ortadan kaldırmaz diyen uzmanların sayısı hayli fazla. “Bir Müslüman apartmanda yaşamaz.” diye provakatif bir cümle kuruyor Sadettin Ökten Hoca. O zaman bitişik nizam apartmanları nereye koyacağız? Bitişik nizam dediğimiz yapılaşma insana uygun bir şey değil, ancak hayvanlar yaşayabilirler böyle bir yapılaşmada, diye bir provakatif cümle de ben kurayım.
Ada ada yıkıyorlar, parsel parsel yapıyorlar binaları… Bir bina yapılırken yanındaki yıkılıyor ve yeni yapılan binanın taze temelinin dibi, diğer bina inşa edilirken yeniden kazılıyor. Yıkarken de yeniden temel kazarken de bilmem kaç şiddetinde sarsıntıya maruz kalıyor yeni bina. “Kentsel dönüşüm yıkımla değil, doğru planlamayla başlar.” diye bir slogan cümle duydum. Bir el, en azından olabildiği kadarıyla binaları dönüştürürken şehri de yeniden planlayıp dönüştüremez miydi? Bu şekliyle kentsel dönüşümden değil, ancak binaların dönüşümden bahsedebiliriz. Varoşluğun ömrü yüz yıl daha uzatılmış olacak. Bu şekliyle çocuklarımıza anlatacakları güzel bir hikâye bırakmış olmayacağız.
Bir şehrin yapı stokunun neredeyse yüzde yetmişi yıkılıp yeniden yapılırken su ve enerji kaynaklarının daha tasarruflu kullanılması konusunda bir çalışma yapılmaz mıydı? Nüfusun hızla arttığı, su kaynaklarının sınırlı olduğu ve iklim şartlarının değiştiği günümüzde, suyun daha tasarruflu kullanıldığı sistemler düşünülemez mi?
Sağlıklı bir birey günde ortalama 5 kez tuvalet kullanıyormuş ve dolayısıyla 5 kez sifon çekiyor. Tek seferde 6 ila 7 litre su tüketirken bunun 9 ila 12 litreye çıktığı sifonlar da varmış. 20 milyon insan günde ortalama 100 milyon kez sifon çekiyor bu şehirde ve bu işlem için yaklaşık 0,6 ila 0,9 milyon metreküp su harcanıyormuş.
Türkiye genelinde bireysel günlük su tüketimi ortalama 180-220 litre civarında imiş. Sürdürülebilir ve sağlıklı bir yaşam için ise önerilen miktar 100 litre. Evlerimizde harcadığımız toplam suyun yaklaşık %20-25’i sadece sifon çekerek doğrudan kanalizasyona gidiyormuş. Sifon depolarına yerleştirilecek 1 litrelik bir pet şişe gibi basit önlemler bile 20 milyon nüfuslu bir ölçekte günde tam 100.000 metreküp su tasarrufu sağlayabilirken, mesela sifonlarda temiz su yerine, belki ufak bir işlemden sonra, kirli su kullanabileceğimiz bir sistem üzerinde düşünmeye değmez mi? Yine yağmur sularını depolayıp kullanma gibi sistemler düşünülemez mi?
Yani şunu söylüyoruz: Bunca tozu yutuyoruz, maksat binaları yıkıp yerine yenisini yapmak yerine, şehri bir bütün olarak ele alıp günün ihtiyaçlarını dikkate alarak, sadece binaların dönüşümü değil de şehrin dönüşümünü düşünmek gerekmez miydi?
Her işimizde olduğu gibi, tehdidin birine odaklanıp yaşamayı değil de hayatta kalabilmeyi tercih ettik yine.
Kalın sağlıcakla.


