Anı - Hatıra - Biyografi - Portre

Olmam Gereken Yer

"Mademki bunca yıl beklemiştim, var olmam gereken yerde olmalıydım." Fatma Aydın Ataş yazdı..

Fatma Aydın Ataş profil fotoğrafıFatma Aydın AtaşGazeteci / Belgesel YapımcısıTüm yazılarını gör
21 Ekim 20265 dk okuma

“Her şey vaktinde” diye bir söz var! Ama bazen elde olmayan nedenlerle vaktinde olmanız gereken yerde olamazsınız. Olmanız gereken yerde olabilmeniz için yaşıtlarınızın sarf ettiği emeğin daha fazlasını vermeniz gerekir.

Benim hikâyemde de böyle oldu.

Lise mezunu olayım diye tekrar başladığım eğitim hayatım, üniversite hayaliyle devam etti. Hayal diyorum çünkü gerçekten bir hayaldi…

Yaşıtlarım okula giderek liseden mezun olmuş, ben de tek başıma çalışarak, düşe kalka Açık Öğretim Lisesinden mezun olmuştum.

Üniversiteye gidebilmem için dershaneye gidip dil bilgisi, edebiyat, tarih, coğrafya ve tabii ki matematik öğrenmem gerekiyordu.

Dershaneye gidebilmek için parayı denkleştirebilmem de kolay olmadı. Annemin çeyiz parası olarak ayırdığı miktar, dershane paramın sadece yarısına yetiyordu. Diğer yarısını da yengemden istedim.

Yengem Almanya’da bir restoranda çalışıyordu.

“Sen yeter ki oku, ben sana bahşişlerimden yardım ederim.” dedi.

Ve dershane için gerekli olan parayı tamamladı.

Dershane için para tamamdı ama nasıl gidip kayıt olacaktım, nasıl pazarlık yapacaktım?

Komşumuzun kızı Körfez Dershanesi’ne gidiyordu. O yıllarda Ege Bölgesi’nde en çok rağbet gören dershaneydi.

Sesinizi duyar gibiyim:

“Ne yani, FETÖ’nün dershanesine mi gittin?”

1990’lı yıllarda Fetullah Gülen’e “Hoca Efendi” demeyenin başına bayağı işler geliyordu. Hizmet Hareketi deniyor ve siyasilerden de oldukça ilgi görüyordu.

Banka açılışlarında, iftar davetlerinde Fetullah Gülen ile dönemin siyasileri yan yana geliyor, yan yana oturuyordu.

Sözü fazla uzatmayayım, komşum ile kayıt yaptırmak için dershaneye gittik. O pazarlık yaptı, ben parayı peşin verdim ve kayıt işlemim tamamlandı.

Dershane, kız ve erkek şubesi olarak iki ayrı binada eğitim veriyordu. Ben de doğal olarak kız şubesine gittim.

İlkokuldan sonra ilk defa bir sınıftaydım.

Liseden yeni mezun olmuş genç kızların yanında ben, yirmili yaşlarımda bir ablaydım.

Benim gibi yaşı büyük biri daha vardı. Şu anda ismini hatırlamıyorum ama hafızdı. Ders aralarında ikimiz de sınıftan çıkmaz, sohbet ederdik.

Koridorlarda dolaşmak ikimize de tuhaf geliyordu.

1999’da henüz üniversite sınavına başörtüsü yasağı gelmemişti.

Sınıftaki kızlar, sınava nasıl başvuru yapacağımı ısrarla soruyordu. Başörtüsü yasağı olmadığı için başörtülü fotoğrafla sınava başvuru yapacağımı söylediğim hâlde, kızlar ısrarla sormaya devam ediyordu.

Bir ders arasında, sınıfta yalnız kaldığımızda hafız arkadaşım bana, sınıfta konuşulan her şeyin yukarıya iletildiğini söyledi.

Kendisinin de başörtülü fotoğrafla başvuru yapacağını ama hocaların kendisini dışlamaması için başı açık fotoğrafla başvuru yapacağını söylediğini anlattı.

Bana da “Sen de başı açık fotoğrafla başvuru yapacağını söyle.” dedi.

Birkaç gün sonra tekrar sordular. Ben de başı açık fotoğrafla başvuru yapacağımı söyledim.

“Neden fikrini değiştirdin?” diye sordular.

“Kafama saksı düştü.” dedim.

İstedikleri cevabı aldıkları için başıma nasıl bir saksının düştüğünü sorma gereği duymadılar.

Dershaneye adapte olmakta zorlanmadım ama dersleri anlamakta zorlanıyordum.

Hoca; sıfat, zarf, zamir diye anlatıyor, ben de bu kavramları aklımda tutmaya çalışıyordum.

Bir gün hoca, “Zarfı bulmak için yükleme ‘ne zaman’ sorusunu sorarız.” dedi.

Parmağımı kaldırıp sordum:

“Hocam, yüklem nedir?”

Tüm sınıf kahkahalarla güldü.

Onlar da haklıydı. Normalde lise mezunu birinin “Yüklem nedir?” diye sormaması gerekirdi.

Hoca bana baktı:

“Sen soru sormaya devam et. Şimdi onlar sana güler, sonra sen onlara gülersin.” dedi.

Hocadan aldığım cesaretle soru sormaya devam ettim.

Sosyal hayatımı sıfırlamıştım. Evden dershaneye, dershaneden eve gidip geliyordum.

28 Şubat’ın soğuk rüzgârları her alanda esmeye devam ediyor, sık sık dershaneyi denetlemeye müfettiş geliyordu.

Bir gün kız şubesinden sorumlu erkek hoca sınıfımıza geldi.

Sınıfımızdan birkaç kız öğrencinin erkek şubesine, erkek şubesinden de birkaç öğrencinin sınıfımıza geleceğini söyleyerek, “Gönüllü olarak erkek şubesine gitmek isteyen olur mu?” diye sordu.

Kadın hocalar ders anlatırken başörtülerini açıyordu. Erkek öğrenciler sınıfa gelince moralimin bozulacağını düşünerek gönüllü olarak erkek şubesine gitmeye karar verdim.

Arkadaşlarımı da “Belki de erkek şubesinde daha iyi ders anlatıyorlardır.” diye ikna ettim.

Erkek şubesine geçtiğimizde, müfettişlerin dershane yöneticilerine, “Burada haremlik selamlık uyguluyorsunuz, dinî kurallara göre eğitim veriyorsunuz.” dediklerini, yönetimin de kız ve erkek öğrencilerin yerini değiştirerek bu sorunu aşmak istediğini öğrendik.

Erkek şubesinde gerçekten de daha iyi ders anlatılıyordu. Erkek öğrenciler bizden bayağı ilerideydi.

Sınıftakilere yetişmek için daha fazla çalışıyorduk.

Bir süre sonra müfettişler yine geldi.

Dershanedeki tek başörtülü öğrenci bendim.

Dersi anlatan hoca bana teneffüslerde sınıftan çıkmamamı söyledi. Ben de sınıftan hiç çıkmadım ki müfettiş dershanede başörtülü bir öğrenci görmesin.

Sınıfa girseydi ne olurdu, o kısım meçhul...

Öğleden sonra etütlerimiz oluyordu.

Hocaya, “Sorun olacaksa etüde gelmeyeyim.” dedim.

“Yok, olmaz.” dedi.

Eve gittim, yemeğimi yedim ve etüde geldim.

Matematik dersiydi.

Hoca, benzi atmış bir şekilde sınıfa girdi:

“Fatma, müdür seni çağırıyor.” dedi.

Müdürün yanına gittiğimde:

“Sınıftan kitaplarını al ve bir veli gibi hemen dershaneyi terk et!” dedi.

Neye uğradığımı şaşırmıştım ama bir şey de diyemedim.

Sınıfa girip kitaplarımı aldım ve dershaneden ayrıldım.

Merdivenlerden inişim hâlâ aklımdadır.

Ücretini ödediğim bir eğitim kurumundan, habis bir varlık gibi kovuldum.

Kendimi o kadar kötü hissediyordum ki eve gitmedim.

Bir arkadaşıma gittim ve yaşadıklarımı anlatıp etüdün bitiş saatine kadar eve gitmek istemediğimi söyledim.

Etüt saati bitince eve gittim.

Tabii o zamanlar cep telefonları yok.

Annem nerede olduğumu sordu.

“Dershanedeydim.” deyince:

“Yalan söyleme, dershaneden aradılar, ‘Fatma derse gelsin.’ dediler.” dedi.

Canım iyice sıkıldı.

Hem beni dershaneden kovmuşlar hem de evi arayıp etüde gelsin demişlerdi.

Ertesi gün dershaneye gittiğimde arkadaşım Semra, ben gittikten sonra olanları anlattı.

Sınıftan hızla çıktığım için arkadaşlarım ne olduğunu anlamamış. Anlayınca da Semra müdürün yanına gidip:

“Bir kızı idare edemediniz!” diye çıkışınca müdür evi aramak zorunda kalmıştı.

Semra bir sendikacının kızıydı. Başörtülü değildi ama benim hakkımı benden iyi savunmuştu.

O dönemde cep telefonları olmadığı için dershaneden sonra Semra ile bağımız koptu.

Semra’yı daima cesaretiyle hatırlar ve anlatırım.

Zaman su gibi akıp geçmiş, üniversite sınavı gelip çatmıştı.

Başörtülü fotoğrafla başvurduğum sınava başörtümle girdim.

Sınav başladığında o kadar heyecanlandım ki ilk yarım saat okuduğum soruları anlayıp cevaplamakta zorlandım.

Sınavdan çıkıp televizyonda yayınlanan sorulara baktığımda, aslında yapabileceğim pek çok soruyu heyecanımdan dolayı yapamadığımı anladım.

Sınav sonuçları açıklandığında, o dönemin puan sistemiyle 169 puan almıştım. Erzurum İletişim Fakültesi ise 174 puandı.

İki yıllık işletme kazandım.

İşletme bölümüne kayıt yaptırmayı düşünürken akşam haberlerinde, arka planda haber merkezinde koşuşturan muhabirlere gözüm takıldı.

Kendi kendime:

“Ne yapıyorsun? Bunca yıl okumadın, iki yıllık işletme okuyup ne yapacaksın?” dedim.

O gün kararımı verdim.

Tekrar sınava hazırlanacak ve o haber merkezinde koşuşturan muhabirlerden biri olacaktım.

Mademki bunca yıl beklemiştim, var olmam gereken yerde olmalıydım.

Çocukluğumda radyoda “Arkası Yarın” diye bir program vardı.

Benim de yazılarım “Arkası Yarın” kuşağına döndü.

Kalın sağlıcakla…

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Anı - Hatıra - Biyografi - Portre
Umut Özgürleş20 Ekim 20263 dk okuma

José Mujica: Sade Bir Hayat, Sıra Dışı Bir Lider

Anı - Hatıra - Biyografi - Portre
Kültür Sanat Servisi25 Eylül 20262 dk okuma

Neşet Ertaş: Bozkırın Tezenesi

Anı - Hatıra - Biyografi - Portre
Ahmet Akçay23 Eylül 20263 dk okuma

Ömür Dediğin: I “Köklerimizden Çocukluğa...”