
1923’ün Barut Kokan Sıralarından, Bugünün Dijital Meydanlarına...
"Dik durun ki şahsiyetiniz zamanı aşsın." Ali Şükrü bey kaleme aldı..
Başlığı değiştirmiyorum. Metne hiçbir müdahalede bulunmadan, yalnızca dijital yayına uygun paragraf düzeniyle veriyorum.
Fikirlerimizi sadece meclisin taş duvarları arasına, o sönük meclis kürsülerine hapsedecek değildik. Kürsüden söylenen sözün ulaştığı kulak ve mekân nihayetinde sınırlıdır; lakin matbaadan çıkan basılı bir mecmuanın, mürekkebi henüz kurumamış bir gazetenin ulaştığı yer koca bir milletin ortak dimağı ve vicdanıdır. İşte bu sarsılmaz inançla, Ankara’nın ve memleketin o en çetin, en imkânsız şartları altında, İstanbul’dan binbir zahmetle getirttiğimiz kurşun harflerle Tan gazetesini kurduk ve neşriyat hayatımıza başladık.
"Tan"ı çıkarırken yegâne gayemiz, yaldızlı manşetlerle birilerine yaranmak, suni rüzgarlar estirmek yahut saraylarda, konaklarda alkış toplamak asla değildi. Bizim dert edindiğimiz, geceleri matbaa mürekkebinin kokusuyla uykusuz kalmamıza sebep olan yegâne dert: Bu necip milletin hakikatleri yalansız öğrenmesi, sansürsüz ve hür bir iradeyle memleket meselelerini kendi terazisinde muhakeme edebilmesiydi. Şunu iyi bilirdik ki; hâkimiyet-i milliyenin hakkıyla tecelli edebilmesi için, önce o milliyetin fertlerinin hür, tarafsız ve doğru bilgiye ulaşması şarttır. Cazgır çığırtkanların fısıltılarıyla yönlendirilen kitleler, hür bir millet olamazlar.
Bugün basının, medyanın ve mukaddes kelimelerin gücünü kendi şahsi menfaatleri, küçük ticari hesapları, siyasi ikballeri veya güç sahiplerine dalkavukluk edip yaranmak için hoyratça kullananları gördükçe, Tan gazetesinin ilk sayfasındaki o sarsılmaz, namuslu düsturu bir asır öteden yeniden hatırlatmak isterim: Gazetecilik, boyun eğme ve râm olma mesleği değildir. Satılık zihinlerin elindeki kalem, birer suikast silahına dönüşür. Kalem, sadece ve sadece hakkın, mutlak doğrunun ve doğrudan doğruya mazlum milletin menfaatinin emrinde olmak mecburiyetindedir.
Eğer bir insan fikir gazetecisiyim diyerek meydana atılıyorsa, mürekkebinden dökülen her bir kelimenin, her bir harfin ağır mesuliyetini namusu gibi omuzlarında taşımalıdır. Hakikat, ne kadar büyük ve gürültülü propagandalar yapılırsa yapılsın örtülemez; satılık kalemlerin yalanlarıyla tarihin yönü değiştirilemez. Mukaddes olan kelam, geçici ikballerin basamağı yapılamaz.
Kelimelerinizi, yazılarınızı esen konjonktür rüzgârlarına göre esnetip eğmeyin; fırtınalar karşısında dik ve Elif gibi durun ki, bugün yazdıklarınız yarın evlatlarınıza gururla bırakacağınız birer onur vesikası olarak tescillensin.
Saygılarımla,
Ali Şükrü


