
Cumhuriyet'i İstemek Yetmez, Hangi Cumhuriyet?
"Toplumun geleceği, yalnızca nereden geldiğini bilmesiyle değil, içinde bulunduğu düzeni ne ölçüde değiştirebildiğiyle de belirlenir." Süleyman Hacıbektaşoğlu yazdı..
Cumhuriyet, Cumhuriyet, Cumhuriyet...
Peki, hangi Cumhuriyet? Yüz üç yıl önce kurulmuş, kendi döneminin tarihsel koşulları içerisinde önemli kazanımlar elde etmiş bir Cumhuriyet'e geri dönmekten mi söz ediyoruz, yoksa bugünün toplumsal sorunlarına yanıt verebilecek yeni bir düzen arayışından mı?
Bu soruyu sormadan Cumhuriyet üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü geçmişin tekrarına dönüşüyor. Cumhuriyet'in kazanımlarını anlatıyoruz, kurucu kadroları anıyoruz, laikliği ve bağımsızlığı savunuyoruz. Sonra evlerimize dönüyor, televizyonların karşısına geçiyor, ülkenin nereye gittiğinden yakınıyoruz. Cumhuriyet'i savunmak, giderek bir düşünceyi ifade etmenin ötesine geçmeyen, gündelik yaşamın alışkanlıkları içerisinde tüketilen bir tutuma dönüşebiliyor.
Oysa tarih, geçmişe duyulan özlemle ilerlemiyor.
1923 Cumhuriyeti, Osmanlı'nın hanedan egemenliğine son verdi. Saltanat kaldırıldı, laikleşme yönünde önemli adımlar atıldı, eğitimde, hukukta ve toplumsal yaşamda dönüşümler gerçekleştirildi. Bunlar tartışmasız tarihsel kazanımlardı. Ancak Cumhuriyet, kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadı. Toprak üzerindeki eşitsizlikleri köklü biçimde çözmedi, üretim araçlarını emekçilerin ortak mülkiyetine geçirmedi. Siyasal egemenliğin kaynağını değiştirirken ekonomik gücün sınıfsal dağılımını temelden dönüştürmedi.
Bugün yeniden 1923 Cumhuriyeti'ne dönmekten söz edenlerin öncelikle bu tarihsel sınırla yüzleşmesi gerekiyor.
Diyelim ki yarın Cumhuriyet'in kuruluş dönemindeki siyasal anlayış yeniden egemen oldu. Laiklik güçlendirildi, hukuk devleti yeniden işler hale getirildi, kamusal kurumlar onarıldı. Bunların her biri önemli gelişmeler olurdu.
Fakat bir işçinin ürettiği değere sermayenin el koyması sona mı erecek? Emeklinin geçim sorunu çözülecek mi? Çiftçi, üretim maliyetleri ve piyasa ilişkileri karşısında güçsüz kalmaktan kurtulacak mı? Memurun ücretini aşındıran ekonomik düzen değişecek mi?
Dahası var.
Uluslararası sermaye hareketlerinin, dış borç ilişkilerinin, küresel üretim zincirlerinin ve finans kuruluşlarının ülke ekonomisi üzerindeki etkisi nasıl değiştirilecek? Ekonomik bağımsızlık yalnızca ulusal egemenlik söylemiyle mi sağlanacak, yoksa üretimin, mülkiyetin ve bölüşümün yeniden düzenlenmesini mi gerektirecek?
Bugünün dünyası 1923'ün dünyası değil. Kapitalizm artık yalnızca ulusal sınırlar içerisinde işleyen bir ekonomik sistem değil. Üretim, finans, teknoloji ve ticaret ilişkileri dünya ölçeğinde birbirine bağlanmış durumda. Bir ülkede siyasal bağımsızlığı savunmak, bu uluslararası ekonomik ilişkilerin yarattığı bağımlılıkları kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Bunun için somut bir ekonomi politikası, üretim stratejisi ve toplumsal güç ilişkilerinde değişim gerekiyor.
Dereler şirketlerin enerji projelerine açılırken, ormanlar madencilik faaliyetleriyle parçalanırken, tarım alanları yapılaşma baskısıyla daralırken Cumhuriyet'in hangi tarihsel dönemine dönmek doğayı korumaya yetecek? Sorun yalnızca çevre mevzuatının uygulanmaması mı, yoksa doğanın sürekli ekonomik kazanç üretilecek bir kaynak olarak görülmesi mi? Bir vadinin suyunu, bir köyün ormanını, bir kentin havasını savunmak, üretim ve mülkiyet ilişkilerinden bağımsız düşünülebilir mi?
Üniversite bitiren bir genç iş bulamıyor ya da eğitimini aldığı alanın dışında, güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalıyor. Bir başkası geleceğini başka ülkelerde arıyor. Barınma, eğitim, ulaşım ve temel ihtiyaçlar gençlerin yaşamını belirleyen sorunlara dönüşüyor. Bu gençlere yalnızca Cumhuriyet'in kuruluş yıllarındaki başarılarını anlatmak yeterli olabilir mi? Geçmişin kazanımlarını bilmek elbette önemlidir. Ancak gençler, tarih kitaplarında anlatılan bir geleceği değil, kendi yaşamlarında kurabilecekleri bir geleceği arıyorlar.
Burada Cumhuriyetçi kesimlerin kendi içerisinde ciddi bir tartışma yürütmesi gerektiğini düşünüyorum. Cumhuriyet'i savunmak, mevcut kapitalist düzenin yalnızca daha laik, daha hukuki ve daha düzenli işlemesini istemekle sınırlı mı kalacak? Yoksa mülkiyet ilişkileri, gelir dağılımı, çalışma yaşamı ve toplumsal eşitsizlikler de bu tartışmanın konusu haline mi gelecek?
Çünkü kapitalizmle hesaplaşmadan Cumhuriyet'in bütün toplumsal sorunları çözebileceğini ileri sürmek ciddi bir teorik boşluk yaratıyor. Laiklik, hukukun üstünlüğü ve parlamenter demokrasi kapitalist bir toplumda da var olabilir. Nitekim dünyanın birçok kapitalist ülkesinde bu kurumlar farklı düzeylerde bulunuyor. Ancak bunların varlığı işsizliği, yoksulluğu, sınıfsal sömürüyü ve ekolojik sorunları kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.
Bir başka sorun ise siyasal edilgenliktir.
Cumhuriyet'in elden gittiğini söylemekle Cumhuriyet'in demokratik kazanımlarını savunmak için toplumsal yaşamda sorumluluk üstlenmek aynı şey değildir. Ülkenin geleceğinden kaygı duymak anlaşılabilir. İnsanlar işlerini, geçimlerini, ailelerini düşünürler. Baskı ve güvencesizlik koşullarında siyasal faaliyetten uzak durmanın nedenleri de vardır. Ancak korkunun, zamanla siyasal hareketsizliğin sürekli gerekçesine dönüşmesi üzerinde düşünmek gerekir.
Bir ülkede demokratik hakların korunması, yalnızca seçim sonuçlarına ya da siyasal temsilcilerin girişimlerine bırakılamaz. Sendikal örgütlenmeler, meslek örgütleri, demokratik kitle kuruluşları, çevre mücadeleleri, kadın hareketleri ve yurttaşların kamusal yaşama katılımı da demokratik düzenin toplumsal dayanaklarını oluşturur.
Devrimci olmak, yalnızca geçmişte gerçekleşmiş devrimleri savunmak ya da devrimci kişiliklere hayranlık duymak değildir. Devrimci düşüncenin ayırt edici özelliği, toplumsal ilişkilerin değiştirilebilir olduğunu kabul etmesi ve bu değişimin hangi güçlerle, hangi araçlarla gerçekleşebileceğini araştırmasıdır. Değişim düşüncesi, toplumsal pratikle ilişki kurmadığında giderek soyut bir inanca dönüşebilir.
Cumhuriyet'in kuruluşu da kendi döneminde bir değişim iradesinin ürünüydü. Osmanlı'nın siyasal kurumlarını olduğu gibi koruyarak yeni bir devlet kurulmadı. Eski düzenin belirli kurumları tasfiye edildi, yenileri oluşturuldu. Bu tarihsel deneyimden çıkarılabilecek önemli derslerden biri, toplumsal dönüşümlerin yalnızca geçmişe bağlılıkla değil, değişen koşullara yanıt verebilen siyasal ve toplumsal hareketlerle gerçekleştiğidir.
Bugün Cumhuriyetçi düşüncenin önündeki sorun, 1923'ü ne kadar iyi anlattığından çok, 2026'nın Türkiye'sini ne kadar açıklayabildiğidir.
Bir yanda Cumhuriyet'in tarihsel kazanımlarını savunan geniş bir toplumsal birikim, diğer yanda kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı sınıfsal eşitsizlikler bulunuyor. Bu iki olgu arasındaki ilişkiyi tartışmadan yalnızca geçmişin kurumlarına dönüşü savunmak, bugünün sorunlarına sınırlı bir yanıt sunabilir.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında asıl tartışma, laikliğin, bağımsızlığın ve demokratik hakların nasıl korunacağı kadar, bunların hangi ekonomik ve toplumsal düzen içerisinde anlam kazanacağı üzerine olmalıdır. Kamusal hizmetlerin finansmanı, işçilerin üretim süreçlerine katılımı, gelir ve servet dağılımı, tarımsal üretimin geleceği, ekolojik sınırlar ve gençlerin güvenceli yaşam hakkı bu tartışmanın somut başlıklarıdır.
1923'ün Cumhuriyeti kendi tarihsel koşullarının sorunlarına yanıt aradı. Bugünün sorunları ise bugünün toplumsal ilişkileri içerisinde çözüm bekliyor. Cumhuriyet'i anmakla onu anlamak arasında, Cumhuriyet'i savunmakla onun sınıfsal sınırlarını tartışmak arasında önemli farklar var. Asıl mesele, geçmişin kazanımlarını bugünün değişim ihtiyacından koparmadan değerlendirebilmek. Çünkü bir toplumun geleceği, yalnızca nereden geldiğini bilmesiyle değil, içinde bulunduğu düzeni ne ölçüde değiştirebildiğiyle de belirlenir.


