
Sessizliğin Rejimi
"İktidarların asıl zaferi, insanların korkması değil, korkmayı normal kabul etmeye başlamasıdır." Recep Karagöz yazdı..
Bir toplum düşünmekten, sorgulamaktan ve itiraz etmekten vazgeçtiğinde, itaat artık zorunluluk olmaktan çıkar, konfora dönüşür.
İnsanlık tarihi boyunca iktidarlar yalnızca zor kullanarak ayakta kalmadı. En güçlü iktidarlar, korkuyu toplumun içine yerleştirip itaati ahlaki bir erdem gibi sunabilenler oldu. Çünkü bir toplum sorgulamayı bıraktığında, baskıya artık sürekli ihtiyaç duyulmaz. İnsanlar zamanla kendilerini denetlemeye, susmayı güvenlik, boyun eğmeyi ise akıllılık olarak görmeye başlar.
Yaşadığımız coğrafyanın en derin sorunlarından biri tam da budur: İtaati yücelten siyasal ve toplumsal kültür.
Bu kültür yalnızca devletle sınırlı değildir. Aileden okula, cemaatten siyasete kadar hayatın birçok alanında insanlara önce uyum sağlamak öğretilir. İtiraz eden değil, “söz dinleyen” makbul kabul edilir. Sorgulayan bireyler çoğu zaman huzursuzluk kaynağı gibi görülür. Böylece eleştirel düşünce daha filizlenmeden bastırılır.
Oysa özgür toplumlar, itaat eden bireylerle değil, düşünen, sorgulayan ve gerektiğinde itiraz edebilen yurttaşlarla ayakta kalır.
Sessizliğin Ürettiği Düzen
Bugün tek adam sistemlerinin bu kadar kolay güç kazanabilmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Çünkü otoriter yapılar yalnızca güçlü liderler sayesinde değil, korkuya alışmış, sessizliği güvenli bulan toplumlar sayesinde kökleşir.
Bugün itaat kültürü yalnız devlet yapılarında değil, siyasette, cemaatlerde, medyada ve dijital dünyada da yeniden üretiliyor. İnsanlar artık yalnız cezadan değil, dışlanmaktan, hedef gösterilmekten ve yalnız bırakılmaktan korkuyor. Bu yüzden sessizlik giderek bir korunma refleksi olmaktan çıkıp ahlaki bir alışkanlığa dönüşüyor.
Korkunun egemen olduğu yerde hukuk zayıflar. Hukukun zayıfladığı yerde adalet kişilere göre işlemeye başlar. İnsanlar hakikati savunmaktan çok, güçlü olana yakın durmayı tercih eder. Böylece toplum giderek ahlaki reflekslerini kaybeder.
En tehlikeli olan ise şudur: Bir süre sonra insanlar baskıyı baskı olarak görmemeye başlar. Çünkü itaat kültürü yalnız davranışları değil, zihniyeti de dönüştürür. Özgürlük risk, eleştiri tehdit, sorgulama ise ihanet gibi algılanmaya başlanır. Bu noktada baskı artık dışsal olmaktan çıkar; toplumun içine yerleşir.
Din, Sadakat ve Siyasal İtaat
Özellikle son yıllarda dini söylemin siyasal sadakat üretmek için yoğun biçimde kullanılması, itaat kültürünü daha da derinleştirdi. İktidara yönelik her eleştiri zaman zaman “ihanet”, “fitne” ya da “dava karşıtlığı” gibi kavramlarla bastırılmaya çalışıldı. Böylece din, adalet ve ahlakın değil, çoğu zaman siyasal aidiyetin dili haline getirildi.
Bazı dini çevrelerde lidere bağlılık neredeyse hakikatin önüne geçirildi. Eleştiri, ahlaki bir sorumluluk değil, tehdit olarak görülmeye başlandı. Oysa İslam düşünce tarihinde adalet fikri, yöneticilere kayıtsız şartsız itaati değil, zulüm karşısında hakkı savunmayı esas almıştır. Hz. Ömer’in hesap vermeye açık yönetim anlayışıyla, Kerbela’da zulme boyun eğmeyen ahlaki direniş aynı tarihsel hafızanın parçalarıdır.
Buna rağmen tarih boyunca birçok iktidar dini, itaati kutsallaştıran bir araç haline getirdi. Çünkü itaat eden toplumlar yönetilmesi kolay toplumlardır.
Oysa hakikatin ölçüsü lidere bağlılık değil, adalete bağlılıktır.
Bugün yaşadığımız siyasal krizlerin önemli bir kısmı da buradan besleniyor. İnsanlar çoğu zaman adaletin yanında durmaktan çok, güçlü olanın yanında durmanın daha güvenli olduğuna inanıyor. Sessizlik erdem, geri çekilme ise “denge” olarak sunuluyor.
Oysa özgürlük biraz da risk alabilme cesaretidir. Hakikatin yanında durmak çoğu zaman bedel gerektirir. Bu nedenle otoriter rejimlerin en büyük düşmanı yalnız muhalefet değil, korkuya rağmen konuşabilen vicdan sahibi insanlardır.
Çünkü bir toplumun gerçek çöküşü, insanların yanlış düşünmeye başlamasıyla değil, düşünmekten vazgeçmesiyle başlar.
İktidarların asıl zaferi, insanların korkması değil, korkmayı normal kabul etmeye başlamasıdır.


