
İnsan En Çok Kendisi Olamadığı Yerde Yorulur
"Bazen gitmek, kendine dönmektir." Mahir Saye yazdı..
İnsan En Çok Kendisi Olamadığı Yerde Yorulur
İnsanı her zaman hayatın zorlukları yormaz. Bazen yıllarca sürdürdüğü ilişkiler, alıştığı çevre ve kendini ait hissetmediği insanlar arasında geçirdiği zaman yorar.
Üstelik insan bunu hemen fark etmez. Birlikte yaşadığı, çalıştığı veya yıllardır görüştüğü insanların kendisine ne kadar iyi geldiğini pek sorgulamaz. Alışkanlıklarını bağlılık, suskunluğunu sabır, katlandığı davranışları da ilişkilerin doğal bir parçası sayar.
Bir süre sonra eskisi kadar konuşmadığını, bazı ortamlarda düşüncelerini sakladığını, kimseyi rahatsız etmemek için kendi isteklerinden vazgeçtiğini fark eder. Bir zamanlar rahatça söylediği sözleri söylemeden önce düşünmeye başlar. İnsanların yüzüne bakar, tepkilerini ölçer, yanlış anlaşılmaktan çekinir.
İşin tuhafı, bütün bunları yaparken kendisini anlayışlı ve uyumlu biri olarak görür.
Oysa uyum sağlamakla kendinden vazgeçmek arasında ciddi bir fark vardır.
Her ilişkinin karşılıklı anlayışa ihtiyacı vardır. İnsan bazen susar, bazen alttan alır, bazen de karşısındakinin hatasını görmezden gelir. Bunlar hayatın olağan taraflarıdır. Sorun, aynı fedakârlığı sürekli bir kişinin yapmasıyla başlar.
Bir taraf istediği gibi konuşur, diğeri kelimelerini seçmek zorunda kalır. Biri öfkesini rahatça gösterir, öteki huzur bozulmasın diye susar. Birinin istekleri ihtiyaç sayılırken diğerinin en küçük talebi sorun olur.
Böyle ilişkilerde zamanla eşitlik kaybolur. Taraflardan biri ilişkinin bütün yükünü üstlenir. Üstelik bu durum o kadar sıradanlaşır ki fedakârlık yapan kişi, kendi isteklerini dile getirdiğinde suçluluk duymaya başlar.
İnsanın kendisini sorgulaması elbette kötü değildir. Hatalarımızı görmek, eleştirileri dinlemek ve gerektiğinde davranışlarımızı değiştirmek olgunluğun bir parçasıdır. Fakat sürekli kendisini açıklamak zorunda kalan insan, bir noktadan sonra haklı olduğu durumlarda bile özür dilemeye başlar.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele daha var: İnsan neden kendisine iyi gelmeyen ilişkilerde bu kadar uzun süre kalır?
Bunun tek bir cevabı yok.
Kimi yalnız kalmaktan korkar. Kimi yılların hatırını gözetir. Kimi ailesini, çocuklarını veya ortak geçmişini düşünür. Ekonomik şartlar, toplumsal baskılar ve alışkanlıklar da insanın kararlarını etkiler.
Bazen de karşımızdaki kişinin değişeceğine inanırız. Bir gün bizi anlayacağını, davranışlarını düzelteceğini, yaşananların geride kalacağını düşünürüz.
Bu beklentiyle aylar, hatta yıllar geçer.
Geçmişte yaşanan güzel günler de karar vermeyi zorlaştırır. İnsan, bir zamanlar mutlu olduğu ilişkiyi bugünkü haliyle değerlendirmekte güçlük çeker. Geçmişin hatırına bugünün sıkıntılarını görmezden gelir.
Ne var ki bir ilişkinin uzun sürmesi, sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Bir insanı yıllardır tanımamız da onunla ömrümüzün sonuna kadar aynı yakınlığı korumamızı gerektirmez.
İnsanlar değişir. Düşünceleri, beklentileri, hayattan istedikleri farklılaşır. Bir dönem büyük bir yakınlık kurduğumuz biriyle yıllar sonra konuşacak ortak bir konu bulamayız. Eskiden rahat ettiğimiz bir çevrede artık yabancılık çekeriz.
Bunda her zaman bir suçlu aramak da doğru değildir.
Her ayrılık bir haksızlığın, her uzaklaşma bir kavganın sonucu olmaz. Bazen insanlar birbirinden farklı yönlere gider. Bazen de geçmişte kurulmuş bir yakınlığı sürdürmek, iki tarafa da yük olmaya başlar.
Asıl mesele, bunu kabul edecek kadar kendimize karşı açık davranmaktır.
Elbette her anlaşmazlıkta kapıyı çekip gitmek de çözüm değildir. İnsan ilişkileri yalnızca güzel sözlerden, ortak zevklerden ve sorunsuz günlerden oluşmaz. Anlaşmazlıklar yaşanır, kırgınlıklar olur, kimi zaman ciddi tartışmalar çıkar.
Önemli olan, sorun çıktığında iki tarafın nasıl davrandığıdır.
Karşımızdaki insan bizi dinliyor mu? Hatasını kabul ediyor mu? Bizim düşüncelerimize de yer veriyor mu? Yoksa her tartışma sonunda yine kendimizi suçlu mu buluyoruz?
Bunlara vereceğimiz cevaplar, ilişkinin niteliği hakkında çok şey söyler.
İnsan sevdiği kişiye her düşüncesini kabul ettirmek zorunda değildir. Zaten sağlıklı bir ilişkinin ölçüsü, iki insanın her konuda aynı fikirde olması değildir. Birbirine katılmadan da saygıyı koruyabilmeleridir.
Dostlukta da ailede de çalışma hayatında da durum değişmez.
Bir insanın yanında düşüncelerimizi rahatça söyleyemiyorsak, sürekli yanlış anlaşılma kaygısı taşıyorsak, başarılarımız küçümseniyor, hatalarımız ise yıllarca önümüze çıkarılıyorsa oradaki ilişkiyi yeniden değerlendirmek gerekir.
Çünkü insan yalnızca başkalarının kendisine nasıl davrandığından etkilenmez. Zamanla o insanların yanında nasıl birine dönüştüğünden de etkilenir.
Konuşkan biri suskunlaşır. Neşeli biri içine kapanır. Kendinden emin biri en basit kararında bile başkalarının onayını arar.
Bazen çevremizdeki insanları değiştirmeye çalışırken kendimizde meydana gelen değişimi gözden kaçırırız.
Oysa kimseyi değiştirmek zorunda değiliz. Başkalarının huylarını, tercihlerini ve hayata bakışını istediğimiz biçime sokamayız. Aynı şekilde herkesin bizi sevmesini, anlamasını veya haklı bulmasını da bekleyemeyiz.
Yapabileceğimiz şey, hangi ilişkileri ne ölçüde sürdüreceğimize karar vermektir.
Bu karar her zaman ayrılmak anlamına gelmez. Kimi insanla daha az görüşürüz. Kimi ilişkiye mesafe koyarız. Bazı konuları konuşmamayı, bazı talepleri kabul etmemeyi öğreniriz. Gerektiğinde de ilişkiyi bitiririz.
Bunların hiçbirini büyük açıklamalarla, uzun hesaplaşmalarla veya başkalarını suçlayarak yapmak zorunda değiliz.
Hayatımızdaki herkese aynı yakınlığı göstermek gibi bir mecburiyetimiz yok.
Üstelik mesafe koymak, karşımızdaki insanı kötü biri ilan etmek anlamına da gelmez. İyi bir insanla da anlaşamayız. Saygı duyduğumuz biriyle aynı hayatı paylaşmak istemeyiz. Yıllarca dostluk ettiğimiz biriyle artık eskisi kadar yakın olamayız.
Bunu kabul etmek, geçmişte yaşanan güzel şeyleri inkâr etmek değildir.
İnsan ilişkilerinde en çok yapılan hatalardan biri, bir zamanlar verilen emeğin gelecekte de aynı şekilde devam etmesi gerektiğine inanmaktır. Oysa geçmişte harcanan yılları geri alamayız. Sırf o yıllar boşa gitmesin diye kalan ömrümüzü de aynı sıkıntılarla geçirmek zorunda değiliz.
Yaş ilerledikçe insanın bu meseleye bakışı da değişiyor.
Gençken kalabalık çevreler, uzun arkadaşlıklar ve herkesle iyi geçinmek daha fazla önem taşıyor. Zamanla insan, birlikte geçirdiği süreden çok o sürenin kendisinde bıraktığı etkiye bakmaya başlıyor.
Bir dostla iki saat konuşup rahatlayabiliyoruz. Başka biriyle yarım saat görüştükten sonra bütün günümüzün tadı kaçıyor.
Bazen tek başımıza geçirdiğimiz birkaç saat, istemediğimiz bir kalabalıkta geçirdiğimiz bütün bir günden daha iyi geliyor.
Bunun adı insanlardan kaçmak değil, kendi ihtiyaçlarımızı tanımaktır.
Elbette yalnızlık da her sorunun cevabı değildir. İnsanın dostluğa, sevgiye, dayanışmaya ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Fakat bu ihtiyaç, önümüze çıkan her ilişkiyi sürdürmemizi gerektirmez.
Hayatımızda çok sayıda insan bulunmasıyla gerçekten yakın olduğumuz insanların bulunması aynı şey değildir.
Bir dostun yanında rahatça susabilmek bile değerlidir. Her sessizliği açıklamak, her davranışı savunmak, her düşünce için onay almak zorunda kalmadığımız ilişkilerin kıymeti buradadır.
İnsan kendisini olduğu gibi kabul edenlerin yanında daha rahat yaşar. Hatalarıyla, eksikleriyle, farklı düşünceleriyle var olmaktan çekinmez.
Belki de zamanla öğrenmemiz gereken en önemli şey, insanları hayatımızda tutmak için gösterdiğimiz çabanın bir kısmını kendi hayatımıza ayırmaktır.
Çünkü hayat yalnızca başkalarıyla kurduğumuz ilişkilerden ibaret değildir. Kendi isteklerimiz, düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız ve gerçekleştirmek istediğimiz şeyler de vardır.
Bütün bunları sürekli ertelediğimizde, bir gün dönüp baktığımızda yıllardır başkalarının beklentilerine göre yaşadığımızı görebiliriz.
İşte o zaman insanın kendisine sorması gereken soru basittir:
Ben bu hayatın neresindeyim?
Bu sorunun cevabını bulmak için herkesten uzaklaşmaya gerek yok. Kimin yanında rahat olduğumuzu, kimlerle görüştükten sonra kendimizi yorgun hissettiğimizi, hangi ilişkileri isteyerek, hangilerini yalnızca alışkanlıktan sürdürdüğümüzü düşünmek yeterli bir başlangıçtır.
Bazen bir dostluğu eski yakınlığına döndürmek için konuşmak gerekir. Bazen kırgınlıkları gidermek mümkündür. Bazen de ne kadar uğraşırsak uğraşalım hiçbir şey değişmez.
İnsan, başkalarına gösterdiği anlayışı kendisinden esirgememeli.
Bir ilişkiyi sürdürmek için yıllarca emek vermiş olmak, o ilişkiden ayrılma hakkımızı ortadan kaldırmaz. Gitmek her zaman cesaret, kalmak da her zaman fedakârlık değildir. Kararın değerini, hangi şartlarda ve neden verildiği belirler.
Sonuçta hepimizin hayatında geride bıraktığı insanlar, alışkanlıklar ve yerler vardır. Bir zamanlar vazgeçilmez gördüğümüz şeylerin yıllar sonra hayatımızda hiçbir karşılığı kalmaz.
Bu değişimi kabullenmek bazen güçtür. Özellikle de alıştığımız insanlardan uzaklaşırken geçmişe karşı haksızlık ettiğimizi düşünürüz.
Oysa geçmişe saygı duymak, bugünü ona teslim etmek anlamına gelmez.
İnsan, başkalarını kaybetmemek için kendisini kaybettiği bir yerde ne kadar kalması gerektiğini de sorgulamalı.
Çünkü bazı ilişkiler bittiğinde insan yalnızca birinden uzaklaşmaz. Uzun zamandır ertelediği kendi hayatına da yeniden yer açar.


