
Bir “Tamam.” Yazdık, Ortalık Karıştı!
Öfkeliyken yazmayın; mümkünse yüz yüze, bu mümkün değilse sesli olarak konuşun. Mahir Saye yazdı..
Bir kelime, beş harf, sonunda bir nokta: “Tamam.”
Gönderen için bu, yalnızca “Anladım” demek olabilir. Okuyan kişi ise farklı anlamlar çıkarabilir: “Seninle uğraşamam”, “Ne yaparsan yap” ya da “Konuşma bitti.”
Ardından sorular gelir:
“Neye kızdın?”
“Niye böyle cevap veriyorsun?”
“Ben sana ne dedim ki?”
Bazen ortada önemli bir sorun yokken tartışma böyle başlar.
Telefonlarımız iletişimi hızlandırdı. Birbirimize ulaşmak için aynı yerde olmamız ya da uygun bir zamanı beklememiz gerekmiyor. Ama mesajın ne anlama geldiğini anlamak her zaman kolay değil. Mesaj saniyeler içinde ulaşırken, ne demek istediğimiz bazen saatlerce açıklanamayabiliyor.
Kırgınlık, öfke ya da hayal kırıklığı varsa, kısa bir mesaj iki kişi arasındaki yanlış anlaşılmayı büyütebilir.
Mesajda ses tonu yok
Yüz yüze konuşurken “Peki” dediğimizde karşımızdaki sesimizi ve yüz ifademizi görür. Yorgun, üzgün ya da gerçekten kabul etmiş olup olmadığımızı anlamasına yardımcı olan ipuçları vardır.
Mesajda ise yalnızca “Peki” yazılıdır. Cümlenin nasıl söylendiği belli değildir. Okuyan kişi, anlamı kendi ruh hâline göre tamamlayabilir.
Kırgın olduğumuzda kısa bir cevabı soğukluk, geç gelen yanıtı umursamazlık, noktayı öfke olarak yorumlayabiliriz. Oysa karşı taraf belki de elleri dolu olduğu için geç cevap vermiştir. Fakat bunu düşünmek yerine, “Beni bilerek bekletiyor” diye düşünebiliriz.
Böylece gönderilen mesajla anlaşılan mesaj birbirinden uzaklaşır. Aynı cümleyi okur, farklı anlamlar çıkarırız.
Tartışmanın konusu nasıl değişiyor?
Başlangıçta sorun basit olabilir: Biri geç kalmıştır, bir planı unutmuştur ya da verdiği sözü tutmamıştır.
Birkaç mesaj sonra konu değişir. “Niye geciktin?” sorusu, “Niye böyle yazdın?” tartışmasına dönüşür. Artık gecikmeyi değil, “Birazdan geliyorum” mesajının yeterince ilgili olup olmadığını konuşuruz. Sonra noktalama işaretleri, cevap süresi ve mesajın görülüp görülmediği gündeme gelir.
Bir süre sonra asıl sorun unutulur; mesajların ne anlama geldiğini tartışmaya başlarız:
“Burada bunu kastettin.”
“Hayır, onu kastetmedim.”
“O zaman neden öyle yazdın?”
Her açıklama yeni bir açıklama gerektirir. Tartışma uzar, sabır azalır.
“Toplantı uzadı” neden yetmiyor?
Akşam eve geç kalacağınızı ve bunu ancak son anda haber verdiğinizi düşünün. Şöyle yazıyorsunuz:
“Biraz gecikeceğim.”
Karşı taraf şöyle yanıtlıyor:
“Yine mi? Bunu daha önce haber veremez miydin?”
Siz de:
“Toplantı uzadı.”
Siz durumu açıkladığınızı düşünüyorsunuz. Karşınızdaki ise geç haber verildiği için kendisini önemsenmemiş hissediyor. Siz onun sert cevabına, o da sizin kısa açıklamanıza takılıyor.
Telefonda “Haklısın, daha erken haber vermeliydim” demek, sesinizdeki mahcubiyetle birlikte daha kolay anlaşılabilir. Telefon etmek her sorunu çözmez; ama birbirimizi duymamıza ve hemen soru sorup yanıt almamıza yardımcı olabilir.
Bazen eksik olan daha uzun bir açıklama değil, ses tonudur.
Cevap vermeden önce
Öfkeliyken hemen cevap vermek, kendimizi savunmak ya da son sözü söylemek isteyebiliriz. Ama mesajı gönderdikten sonra karşı tarafın onu nasıl anlayacağını kontrol edemeyiz.
Tartışma sertleştiğinde kısa bir ara verip şöyle diyebiliriz:
“Şu an gerildim. Yanlış anlaşılmak istemiyorum. Biraz sakinleşip konuşalım.”
Bu cümle hem ne hissettiğimizi hem de konuşmaya devam etmek istediğimizi anlatır.
Mümkünse yüz yüze, değilse telefonla ya da görüntülü görüşerek konuşabiliriz. Çünkü bazı konular yazıştıkça çözülmez, daha da karışır.
Bir sonraki sert cevabı göndermeden önce durup düşünelim: Karşımızdaki gerçekten öfkeli mi, yoksa biz mi cümleyi öyle yorumluyoruz?
Belki de karşımızdaki yalnızca “Tamam” demiştir.


