Felsefe - Düşünce

Eflatun’la Oradan Buradan -1

Eflatun: Evet. Fakat sana daha zor bir soru soracağım. Ben: Sor, üstadım. Bugün zaten huzur bulmaya gelmedik. Prof. Dr. Hasan Boynukara yazdı..

30 Ekim 20266 dk okuma

Sokrat’a sorduğum soru yanıtsız kaldı. “Her şeyin başı erdem,” dedi, “kendini bil,” dedi, “sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez,” dedi. “İyi de yüce Atina halkı net cevap bekliyor,” dedim. “Beklesinler,” dedi, “halk bekleye bekleye halk olur,” dedi. “Beklemeyen ne olur?” dedim; “helak olur,” dedi. Konuyu değiştirmek için Eflatun’un kapısını çalmaya karar verdim. Cevap ararken kafam allak bullak oldu. Konuştuklarımızı Aziz Atina halkına sunuyorum. Bir şey çıkacağını sanmıyorum ama başka bir yol da bulamıyorum.

Ben: Selam Eflatun, müsaitsen sana bir sorum var.

Eflatun: Sor bakalım, dostum (bana dostum dedi, itikadıma bir zarar gelir mi acaba?). Eğer Sokrat’la yaptığın soğan-vatan tartışması ise hiç konuşmayalım. Böyle saçma soru mu olur? Daha ciddi bir meselen varsa konuşalım.

Ben: Soğanı küçümseme, üstadım. Bazen bir soğan, koca bir felsefe kitabından daha çok gözyaşı döktürür insana. Sorum şu: Madem yeryüzü hepimizin vatanı, insanlar neden ayrıca bir vatan derdine düşerler? Mesela ben neden Atina’da yabancı muamelesi görüyorum?

Eflatun: Şu mülkiyet meselesi. Bana ait olsun içgüdüsü. Ve insanlar sahip oldukları topraklarını sevmekten çok, başkalarının onlara sahip olmasından korkarlar.

Ben: Yani vatan sevgisi, bazen mülkiyet korkusundan mı kaynaklanır?

Eflatun: Bazen mi? İnsan, kendi evinin duvarlarını yükseltirken komşusunun gökyüzünü de daraltıyorsa orada sevgiden başka şeyler aramak gerekmez mi?

Ben: Sınırlar olmasaydı savaşlar da olmazdı mı demek istiyorsun?

Eflatun: Sınırları haritalardan silmek kolaydır. Asıl mesele, insanın kendi ruhuna çektiği sınırları kaldırmaktır. Haritadaki çizgiler silinir, fakat insanın içindeki kibir yerinde durduğu sürece mutlaka yeni sınırlar çizer.

Ben: Sınırların sebebi korku mu, kibir mi, anlayamadım.

Eflatun: Önce korku, sonra kibir, güç gösterisi.

Ben: Büyüksün, üstat.

Eflatun: Hemen övme. Atina'da da dalkavukların filozofları zor durumda bıraktığını biliyoruz. Övgü, aklın üzerine örtülen en yumuşak örtüdür.

Ben: Bir insan hem kendi vatanını sevip hem bütün insanlığı sevebilir mi?

Eflatun: Elbette. Kendi annesini sevmek için başkasının annesinden nefret etmesi gerekmeyen insan, vatanını sevmek için de başka halklardan nefret etmek zorunda değildir.

Ben: Öyleyse mesele vatanı sevmek değil, sevgimizi düşmanlığa dönüştürmeden yaşayabilmek.

Eflatun: Tam da öyle. Ben de sana bir soru da ben sorayım.

Ben: Buyurun.

Eflatun: İnsanlar bir gün bütün yeryüzünün ortak vatanları olduğunu kabul ederlerse, sence o gün daha adil mi olurlar, yoksa bu defa da bütün dünyayı kendi mülkleri gibi yönetmeye mi kalkarlar?

Ben: Zaten bir avuç insan bütün yeryüzünü kendi mülkleri gibi yönetmiyor mu? Halk da bulundukları ülkenin kimliğini taşıyor oldukları için dünyayı kendileri de yönetiyor zannediyorlar.

Elatun: Yani sen diyorsun ki dostum, dünyayı yönetenler yalnızca güçlerini değil, kimliklerini de bir üstünlük gerekçesi olarak görüyorlar.

Ben: Tam öyle değil, üstadım. Bir ülkenin vatandaşı olmak, insana o ülkenin kaderinde söz hakkı verebilir. Ama bu, dünyanın geri kalanının kaderini belirleme hakkı vermez. Ne var ki bazıları kendi kimliklerini evrensel bir yetkinin belgesi sanıyorlar.

Eflatun: Peki, sence bu insanlar dünyayı gerçekten yönettiklerini mi sanıyorlar, yoksa dünyayı yönetme iddialarını başkalarına kabul ettirmeye mi çalışıyorlar?

Ben: İkisi de olabilir. Ve bence asıl tehlike de burada. Güç, kendisini haklılık zannetmeye başladığında itirazı düşmanlık, ayrıcalığı hak, çıkarını da insanlığın ortak menfaati olarak sunuyorlar.

Eflatun: Demek ki mesele yalnızca kimin iktidarda olduğu değil, iktidarın kendisini nasıl meşrulaştırdığı.

Ben: Evet. Bir de görünmeyen bir tarafı var. Dünyayı yönetenler yalnızca karar alanlar değil, bazen hangi soruların sorulabileceğini, hangi düşüncelerin makbul sayılacağını ve hangi hayatların değerli görüleceğini belirleme çalışıyorlar.

Eflatun: O hâlde sana bir soru sorayım: Bu düzeni sürdüren yalnızca güçlüler midir? Yoksa güçsüzler de kendilerine sunulan dünyanın değişmez olduğuna inandıklarında bu düzenin devamına katkıda bulunmuş olmuyorlar mı?

Ben: İşte bu zor bir soru. İnsanların hepsini suçlayamayız. Kimi korkuyor, kimi geçim derdinde, kimi başka bir dünyanın mümkün olduğunu hiç düşünemiyor. Ve insanın önüne konulan düzeni doğa kanunu sanması, o düzenin en büyük zaferidir.

Eflatun: Öyleyse özgürlük, yalnızca zincirlerden kurtulmak değil; zincirlerin varlığını fark etmekle de başlıyor.

Ben: Güzel söyledin. Fakat bir sorun daha var. Zincirlerini fark eden insan, onları kırmaya kalktığında bazen ailesini, geçimini, hatta huzurunu tehlikeye atmış olmaz mı?

Eflatun: Demek ki adalet arayışı yalnızca cesaret değil, başka şeyler de gerektiriyor.

Ben: Aynen öyle. Herkesin kendisini ateşe atmasını bekleyemeyiz. Ama hiç kimsenin ateşi ateş olarak adlandırmasına da engel olmamalıyız.

Eflatun: Bak dostum, seninle konuşurken Atina'nın eski bir alışkanlığını hatırlıyorum: İnsanlar filozofların sorularından hoşlanmazlardı; çünkü sorular, alıştıkları dünyanın sandıkları kadar sağlam olmadığını gösterirdi.

Ben: Bizde de durum pek farklı değil, üstadım. Yalnız, bugün filozofu susturmak için bazen baldıran zehri gerekmiyor. Biraz itibarsızlaştırma, biraz dışlama, biraz da geçim sıkıntısı yetiyor.

Eflatun: Demek ki zaman değişiyor, insanın iktidarla imtihanı pek değişmiyor.

Ben: Dünyayı yöneten bir avuç insanın karşısında, geri kalan milyarlarca insan neden ortak bir irade oluşturamıyor?

Eflatun: Güzel soru. Ama önce sana bir şey sorayım: Milyarlarca insanın aynı şeyi istemesi, onların aynı şeyi anladıkları anlamına gelir mi?

Ben: Elbette gelmez. Herkes adalet ister belki ama adaletin ne olduğu konusunda anlaşamaz. Kimi kendi çıkarını adalet sayar, kimi başkasının hakkını savunmayı.

Eflatun: Öyleyse ilk engel, insanların sayıca çok olmaması değil, aralarındaki anlam birliğinin eksikliğidir.

Ben: Bir de korku var, üstadım. İnsanlar haksızlığı görüyor ama bedel ödemekten çekiniyor. Bence haklılar. Sokrat’ın başına gelen işte.

Eflatun: Peki, korkan insanı suçlayabilir misin?

Ben: Her zaman değil. İnsanlardan kahraman olmalarını beklemek kolaydır; kahramanlığın bedelini onların yerine ödemek zordur.

Eflatun: Demek ki adalet isteyen bir toplum, yalnızca cesur insanlara değil, cesaretin bedelini azaltan kurumlara da ihtiyaç duyar.

Ben: Kesinlikle. İnsan doğruyu söylediğinde yalnız kalmayacağını, hakkını aradığında işinden olmayacağını, itiraz ettiğinde ailesinin geleceğini tehlikeye atmayacağını bilmek ister.

Eflatun: O hâlde özgürlük, yalnızca insanın içinde taşıdığı bir erdem değil, birlikte kurduğu düzenin de niteliğidir.

Ben: Katılıyorum. Dünyayı yöneten o küçük azınlık, kendi aralarında örgütlü. Sermayeleri, kurumları, iletişim araçları ve karar mekanizmaları var. Milyarlarca insan ise çoğu zaman birbirini tanımıyor, daha da önemlisi birbirine güvenmiyor.

Eflatun: Bir ordunun büyüklüğü, askerlerin birbirinden habersiz olması hâlinde ne işe yarar?

Ben: Pek bir işe yaramaz.

Eflatun: Öyleyse sayı, tek başına güç değildir. Gücün ortaya çıkması için ortak amaç, güven ve örgütlenme gerekir.

Ben: Ama insanları birbirine düşürmek de çok kolay. Dil, din, milliyet, mezhep, sınıf… Herkes kendisine benzeyeni dost, benzemeyeni tehdit olarak görmeye başlayınca ortak çıkarlar görünmez oluyor.

Eflatun: İnsanlar kendilerine benzeyenlerin yanında güven ararken kendilerinden farklı olanlardan korkabiliyorlar. Oysa adalet, yalnızca dostlarımız için istediğimiz bir şeyse adalet değildir.

Ben: Yani insanlık ortak bir kaderi paylaşıyor ama bu ortaklığı fark etmesini sağlayacak bir bilinçten yoksunlar, öyle mi?

Eflatun: Evet. Fakat sana daha zor bir soru soracağım.

Ben: Sor, üstadım. Bugün zaten huzur bulmaya gelmedik.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Felsefe - Düşünce
Süleyman Hacıbektaşoğlu23 Ekim 20263 dk okuma

İç Kale mi, Hapishane mi?

Felsefe - Düşünce
Süleyman Hacıbektaşoğlu16 Ekim 20263 dk okuma

İnsan Onurunu Korumak Yeter mi?

Felsefe - Düşünce
Nehir Aksel20 Eylül 20261 dk okuma

Normal Olmak, Sağlıklı Olmak Değildir