
İç Kale mi, Hapishane mi?
"Zihindeki zincirleri kıramayan insan dışarıdakileri kolay kolay kıramaz." Süleyman Hacıbektaşoğlu yazdı..
“İnsan kendi ruhunu kurtarmış olabilir ama dışarıda dünya aynı dünyadır.”
Seneca’nın “İnziva Üzerine” adlı metni beni başka bir tartışmaya götürdü.
Seneca, insanın zaman zaman kalabalıktan çekilmesini savunuyor. Çünkü kalabalığın arzuları insanın kendi düşüncesini örtebilir.
Övgü, ün, makam, dedikodu, yarış. İnsan giderek kendi hayatını değil, başkalarının kendisi hakkında düşündüğü hayatı yaşamaya başlayabilir.
Bu nedenle inziva, Seneca için yalnızlık değildir.
Bir muhasebedir.
İnsan kalabalıktan biraz uzaklaşır ve kendisine sorar: Ben ne yapıyorum? Ne için yaşıyorum? Hangi arzular gerçekten benim?
Burada Seneca’nın önemli bir düşüncesiyle karşılaşıyoruz. İnsan kamusal hayattan çekilse bile insanlığa yararlı olabilir.
Okuyabilir, düşünebilir, yazabilir, öğretebilir.
Bir insan meydanda olmayabilir ama düşüncesi meydanlardan daha uzun yaşayabilir.
Bu fikir özellikle bir yazar için yabana atılacak bir düşünce değildir.
Fakat burada da Marksist bir soru kendisini dayatıyor:
İnziva nerede düşünsel üretim olmaktan çıkar, toplumsal sorumluluktan kaçışa dönüşür?
Çünkü tarih yalnızca düşünenlerin değil, müdahale edenlerin de tarihidir.
Kapitalizm karşısında insanın yalnızca kendi iç huzurunu düzenlemesi yetmez.
Fabrikanın kapısında işçi çıkarılıyorsa, toprağa maden ruhsatı verilmişse, yoksulluk büyüyorsa, savaş insanların hayatını parçalayıp geçiyorsa yalnızca içimize dönerek dünyayı değiştiremeyiz.
Marx’ın Feuerbach üzerine söylediği o büyük fikir burada yeniden karşımıza çıkar:
Dünyayı yalnızca yorumlamak yetmez, mesele onu değiştirmektir.
Seneca’nın inzivasıyla Marx’ın pratiği arasındaki gerilim budur.
Ama ben ikisini bütünüyle birbirinin düşmanı olarak görmüyorum.
Belki de mesele şöyle kurulabilir:
Seneca insana mücadele ederken dağılmamayı öğretebilir. Marx ise ne uğruna mücadele edeceğimizi.
Seneca’nın “iç kale”si insanı ayakta tutabilir. Fakat o kaleden hiçbir zaman dışarı çıkmıyorsanız, kale sonunda hapishaneye dönüşür.
İnsan kendi ruhunu kurtarmış olabilir ama dışarıda dünya aynı dünyadır.
İşte benim Seneca okumasından çıkardığım temel sonuç burada yatıyor.
Stoacılığın en güçlü yanı, insanın dış koşullar tarafından tamamen teslim alınamayacağını söylemesidir. En büyük zayıflığı ise dış koşulların neden öyle olduğunu yeterince sorgulamamasıdır.
Marksizm tam bu noktadan başlar.
Yoksulluk karşısında “Sabırlı ol.” demez, yoksulluğu üreten sistemi sorgular.
Sömürü karşısında “Ruhunu koru.” demekle yetinmez, sömürüyü ortadan kaldıracak kolektif gücü arar.
İnsanın özgürlüğünü yalnızca kendi zihninin sınırlarında değil, toplumun maddi örgütlenmesinde arar.
Yine de Seneca’nın kitabını kapatırken ona bütünüyle karşı çıkamadığımı itiraf etmeliyim.
Çünkü mücadele eden insanın da sağlam bir iç dünyaya ihtiyacı vardır.
Korkuyla yönetilen insan özgürlük mücadelesi veremez. Övgüye bağımlı insan doğru bildiğini söyleyemez. Makamına bağımlı insan makamını kaybetme pahasına hakikati savunamaz.
Bu yüzden belki de Seneca’dan alınması gereken şey teslimiyet değil, sarsılmazlıktır.
Ama sarsılmazlığı dünyadan çekilmek için değil, dünyaya daha güçlü müdahale etmek için kullanmak gerekir.
Benim kitabın kenarına düşeceğim son not şudur sevgili okurlar:
Seneca bize, “Dünya seni yenmesin.” diyor.
Marx ise bununla yetinmeyip ekliyor: “Dünyayı değiştirebileceğini de unutma.”
İnsan yalnızca içindeki zincirleri kırarak özgürleşemez. Ama içindeki zincirleri kıramayan insan da dışarıdakileri kolay kolay kıramaz.
Belki Seneca ile Marx’ın iki bin yıl arayla birbirlerine söyleyebilecekleri tek ortak cümle budur.
Ne dersiniz?


