Genel

Hayalin Kapısında Olmak

"Bir hayale kavuşmanın sevinci, kendin olamamanın kırıklığı." Fatma Aydın Ataş yazdı..

Fatma Aydın Ataş profil fotoğrafıFatma Aydın AtaşGazeteci / Belgesel YapımcısıTüm yazılarını gör
4 Kasım 20265 dk okuma

İstanbul’a gelirken düşündüğüm ve kaygılandığım en önemli konu, üniversiteye nasıl kayıt yaptıracağımdı. Başörtüsü yasağını uygulamayan Marmara Üniversitesi Rektörü Ömer Batırel istifa etmek zorunda kalmıştı. Bu istifa, Marmara Üniversitesi’nde de yasağın uygulanacağının işaretiydi.

Üniversite sınavına girdiğimde taktığım şapkamı yanıma almıştım. Şapkamla kayıt yaptırabileceğimi ümit ediyordum. Sınava girerken kazıttığım saçlarım henüz çok kısaydı. Erkekler üç numara derler, işte o kadar.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kaydımı yaptıracaktım. Tarih ise 10 Eylül 2001’di.

Ablam ve eşi ile Hukuk Fakültesi’nin önüne gittiğimde çok heyecanlıydım. Bir hayalin peşinde iki yıl emek vermiş ve kayıt yaptırmak için o hayalin kapısındaydım. Ablam ve eşini dışarıda bırakarak, “Kayıt yaptırabilecek miyim?” sorusuyla kapıdan içeri girdim.

Kayıt alanına doğru yürümeye başladım. Gözüme kestirdiğim tenha bir yere gidip başörtümü çıkardım ve şapkamı başıma takıp yan taraflarını iğneyle boğazlı badime sabitledim. Kayıt alanına girip evrakları aldığımda, galiba şapkamı çıkarmadan kayıt yaptırabileceğim diye umutlandım.

O yıllarda şimdiki gibi dijital işlemler yoktu. Üniversiteye kaydolmak için bizzat o alana gitmeniz gerekiyordu. Öğretmenlik yapmak için de Millî Eğitim Müdürlüklerine bizzat gitmeniz ve başörtülü iseniz başınızı açarak müracaat etmeniz gerekiyordu.

Bu nedenle pek çok kadın öğretmen, başörtüsünü bir başvuru esnasında açmamak için öğretmen olarak mesleğine başlayamıyordu. O yıllarda şimdiki gibi KPSS sınavı da yoktu. Mezun olduğunuzda Millî Eğitim Müdürlüklerine müracaat etmeniz yeterliydi.

Sırf bu nedenle pek çok kadın, öğretmen olduğu hâlde mesleğine başlayamadı. Resmî bir kaydı olmadığı için de başörtüsü yasağı kaldırılınca mesleğine geri dönemedi. Kırklı yaşlarında tekrar KPSS’ye hazırlanıp atanarak öğretmenlik mesleğini yapmaya başladılar. Aradaki kayıp yılların muhasebesi ise yapılmadan öylece kaldı.

1998’de İstanbul Üniversitesi’nde Kemal Alemdaroğlu ve Rektör Yardımcısı Nur Serter’in öncülüğünde uygulanmaya başlayan başörtüsü yasağı, tüm Türkiye’de başörtülü kadınlara nefes aldırmadan devam ediyordu.

Beyazıt Meydanı’nda, üniversite önlerinde yapılan eylemler yasağı kaldırmaya yetmemiş; meydanlarda tek başına kalan kadınlar ya başını açıp eğitimine devam etmiş ya da evine dönmek zorunda kalmıştı.

Fetullah Gülen’in “Başörtüsü füruattır” sözüyle başörtülerini açan kadınların eğitimlerine devam etmesiyle, yasağa karşı mücadele eden kadınlara “örgüt mensubu” ve “terörist” yaftası da yapıştırılmış oldu.

Fetullah Gülen’in işaretiyle başını açan kadınlar örnek gösterilerek, “Onlar da dindar ama başörtülerini açtılar” diyerek başörtülerini çıkarmayan ve mücadele eden kadınları hedef gösteriyorlardı.

O yıllarda başörtülerini açmadıkları için evlerine dönen genç kadınları akrabaları, komşuları, “Biz örgüt mensuplarıyla bir arada olmayız” diyerek dışlıyordu.

O kadınlardan bazıları mecburi evlilikler yaptı, bazıları ise ikinci eş olarak evlenmek zorunda kaldı. Bir yere sığınma ihtiyacıyla o yıllarda evlenen kadınların pek çoğu ilerleyen yıllarda boşandı.

Yasağın bu kadar sıkı uygulandığı bir zamanda, üniversite sınavına giren başörtülü kadınlar da azalmıştı. O nedenle kayıt esnasında başörtülü kadın gördüğümü hatırlamıyorum.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin Haydarpaşa’daki devasa binasının koridorlarında ilerleyerek görevlilerin olduğu alana geldim. Buraya kadar başımda şapkayla gelmiştim. Evraklarımı aldım ve doldurdum.

Önümdeki uzun koridorun sonundaki masaya gittiğimde de şapkamı çıkarmak zorunda kalmazsam kayıt işlemim tamamlanmış olacaktı. Masaya doğru yürürken, galiba şapkamı çıkarmak zorunda kalmayacağım diye düşünüyordum.

Masanın önüne geldiğimde evraklarımı uzattım. Görevliler bana baktılar ve şapkamı çıkarmamı istediler.

Yalvaran gözlerle baktım…

Karşımdaki görevli de bir kadındı ama sert bakışlarla şapkamı çıkarmam için bekledi.

Çaresiz kalmıştım.

Kaydımı yaptırabilmek için şapkamı çıkardım. Elimdeki evrakları kadın görevliye uzattım. Görevli evrakları aldı ve kaydım tamamlanmış oldu.

Masanın önünden ayrılınca şapkamı hemen başıma geçirdim. Kaydımı yaptırdığıma sevinememiştim. Ben olarak orada var olamamıştım. 28 Şubat’ta Sincan’da yürütülen tanklar sanki benim üzerimden geçmişti.

Binadan çıktım, bahçede başörtümü taktım ve kapıya doğru ilerledim. Ablam ve eşi beni bekliyordu. Ablam, “Hayırlı olsun” dedi ama ben cevap verecek durumda değildim.

Ne ablam içeride ne olduğunu sordu ne de ben anlattım.

Şapkamı çıkartarak kayıt yaptırdığımı yıllarca kimseye söylemedim, söyleyemedim.

Kimliğinize karşı yapılan hoyratça bir saldırı ama başka çareniz yok. Ya o kaydı yaptıracaksınız ya da evinize geri döneceksiniz.

Yıllarca o kaydın hayalini kuran birisi olarak çok üzülsem de o gün de bugün de benim için en doğru olanı yaptığımı düşünüyorum.

O günü, üniversiteye kayıt yaptırmış birinin mutluluğuyla değil, büyük bir üzüntüyle bitirdim.

Ertesi gün büyük bir hevesle kalktım. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni, yani eğitim göreceğim okulumu görmek için Nişantaşı’na gittim.

Okulun önüne kadar otobüsler gitmiyordu. Harbiye’de Askerî Müze’nin önünden inip yürümeye başladım. Sora sora okulun olduğu sokağın başına vardım.

Karşımda tüm heybetiyle kocaman bir bina duruyordu.

Heyecanlanmıştım…

Duvarları camdan binaya doğru yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm…

Ama okulun tabelasını bir türlü göremedim. İşin tuhaf tarafı, girişini de bulamıyordum. Girişi bulmaya çalışırken karşıma “Acil” yazan bir hastane kapısı çıktı.

Bu sefer gerçekten şaşırmıştım.

Marmara İletişim Fakültesi neredeydi?

Geri dönüp sokağın başına gittim ve sokaktaki bir adama sordum. Az ilerideki mütevazı binayı gösterdi.

Binaya doğru ilerlediğimde Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi tabelasını gördüm.

Normal bir apartman gibi görünüyordu. Çaprazında ise devasa camlı bina…

Kocaman devasa bina Amerikan Hastanesiydi ve okulu ilk defa görmeye gelen arkadaşlarla aynı duyguları yaşamıştık. Amerikan Hastanesini İletişim Fakültesi zannetmiştik.

Kapının önüne geldiğimde iki görevlinin taburelerde oturduklarını gördüm. Başörtülü olduğum için ilk günden olay çıksın istemiyordum.

Kapıdaki görevliler çekingenliğimi anlayıp sordular:

“Burayı mı kazandın?”

“Evet” dedim.

Ben sormadan, “Şapkayla derslere girebilirsin” dediler.

O anda dünyalar benim olmuştu.

Bir gün önceki duygularımın yerini büyük bir mutluluk aldı. Nasıl mutlu olmayayım, başımı açmadan eğitimime devam edebilecektim.

O mutlulukla Nişantaşı’ndan ayrıldım. Taksim’e kadar yürüdüm. İstiklal Caddesi boyunca yürüyüp otobüse bindim.

Avcılar’a geldiğimde ablam beni kapıda karşıladı:

“Amerika’da iki uçak binalara saldırdı, binalar yerle bir oldu” dedi.

11 Eylül 2001’de hayatımda yeni bir dönem başlarken, dünya da yeni bir döneme giriyordu.

Üniversite öğrencisi olarak Ortadoğu’da yaşanacak işgallere, Amerika’nın Türkiye’den isteklerine, Müslümanların terörist diye damgalandığı bir dünyaya şahitlik edecektim.

Üniversite ile kendimi yeniden inşa ettiğim bir hayata merhaba demiştim.

Çok zorlu bir yoldan gelmiştim ama beni gül bahçesi de beklemiyordu. Ben de çocukluğumda öğrendiğim mücadele ve pes etmeme gücüyle önüme çıkan, çıkartılan engelleri aşmayı başardım.

Bugün itiraz edebiliyor ve sizlere nereden ve nasıl geldiğimi anlatabiliyorsam verdiğim o zorlu mücadele sayesindedir.

Bir dahaki yazıda buluşmak üzere…

Kalın sağlıcakla…

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Genel
Bülent Şirin27 Ekim 20263 dk okuma

Bayrakları bayrak yapan nedir?

Genel
Ahmet Akçay21 Ekim 20263 dk okuma

Ömür Dediğin: II "Köyden Yatılı Okula"

Genel
Bayram Ali Akyüz20 Ekim 20264 dk okuma

Varlıklıya Hibe Vermek Adalet mi?