
İran'ın Kuzeyine Yolculuk – 5
Yavuz Selim Sürer yazdı..
Çölün Ötesindeki Yeşil: Erdebil–Astara Hattı
İnsanın içinde garip bir gitme isteği… Nerede değilse orada daha iyi olacakmış gibi, sanki hâlihazırda bulunduğu yerde nasibine düştüğünü düşündüğü ama sahip olamadığı o şey onu orada bulacakmışçasına bir özlem ve arzu.
Büyük İskender’i Balkan coğrafyasından Asya’nın uçsuz bucaksız steplerini geçmeye iten neydi sahi? Dünya klasikleri arasında yerini alan Zamanımızın Bir Kahramanı’nda Lermontov, bizatihi kendinden bahsetmemiş miydi?
Para, şan, şöhret, seçkinlik ve kadın… Hepsinin en güzellerine sahipti ama Çeçen dağlarında üzerinden sinek vızıltısı gibi geçen kurşunların hayalini kurmuştu bir dönem; sıkıcı ve monoton yaşamından bu sayede sıyrılacağını düşünmüştü.
Kelle koltukta yol aldığı Çeçen dağlarında, bir süre sonra o kurşun seslerinin de rutine bindiğini ve aynı kekremsi tadın ağzında oluştuğunu anlatacaktı bu kitapta.
Onların aradığı o tehlike, o ebedi tatminsizlik hissi bende neye karşılık geliyordu bilmiyorum; bildiğim tek şey, insanın içindeki o huzursuz pusulanın er ya da geç onu sınırlara ve bilinmeze doğru çekeceğiydi.
Görmediğim yerleri görmek, çıkmadığım dağlara çıkmak, gezinmediğim ormanlarda gezinmek hissi durmaksızın açık bir pencere gibi kafamın içinde.
Erdebil’de de durum bundan farklı değildi. Şeyh Safiüddin Dergâhı’nın o ağır, asırlık sükûnetinden içeri süzülüp Şah İsmail’in ruhunu ve izlerini taze bir nefes gibi içime çektikten sonra küçük bir Erdebil turu yapıp bir taksi durağında beklemeye koyuldum.
İki yolcu vardı; benimle beraber üç olmuştuk. Taksici ile toplamda dört kişi yola çıktık. Bu kez rota Astara şehriydi.
İran deyince akla çöller, geniş ve verimsiz topraklar gelirdi fakat kuzeyinde fevkalade gür ormanların olduğunu duyduğum günden beri gitmek ve bizatihi ormanları yerinde görmek istiyordum.
Dördüncü yolcu gelmeyince daha fazla zaman kaybetmemek için yine iki kişilik ödeme yaparak yola çıkmayı teklif ettim ve koyulduk yola.
İlk yirmi dakika düzdü yol ve geniş bir asfalt akıp gitti, tabiri caizse; fakat bir yerden sonra fena virajlar başladı. İnternetten baktığımda doksan kilometre görünen yolun aşağı yukarı bir saatte alınacağını düşünürken, bir saat olmuştu ve biz henüz yolu ancak yarılamıştık neredeyse.
Derken bir sürpriz daha oldu ve şoför birazcık uyumak istediğini söyledi.
İran’da yakıt ucuz olduğu için meslek sahibi olmayan hemen herkesin taksici olduğunu söylesek yanılmış olmayız. Ve bir müşteri bulduklarında üçüne beşine bakmadan yüzlerce kilometre yol gidip geri dönüyorlar.
Bizim şoförümüz Ekber de üç gündür durmaksızın direksiyon salladığını söyleyerek arabayı bir kenara çekip biraz kestirmek zorunda olduğunu ifade etti.
Bunun üzerine, acelem olduğu için müsaade ederse arabayı benim kullanabileceğimi söyledim. Her ne kadar Ekber buna memnun olsa da yolculardan bir tanesi benim Türkiye’den geldiğimi bildiği için trafikte zorlanacağımı düşünerek karşı çıktı.
Kendisine, İran trafiğine de yabancı olmadığımı söyleyerek, “Biraz yol yapalım, tedirgin olursanız dururum,” diyerek bir anlaşma teklif ettim. Teklifim kabul gördü ve yola çıktık.
Arka koltuktaki yolcunun göz kapaklarının ağırlaşıp uykuya teslim olduğu, İran trafiğinin o vahşi ve kural tanımaz akışının zihnimde bir refleks hâline geldiği o anlarda, virajları dönmek bir dansa dönüşmüştü sanki.
Sıklıkla Zamyad marka köhne kamyonetleri sollamam gereken dik rampalardan iniyordum; yol dar, yer yer uçurum idi. Yine de motorun sesine kulak verip bir yolunu bularak Astara’ya doğru sert ve keskin manevralarla akıp gidiyordum.
Evet, İran deyince akla yalnızca çöl ve geniş, verimsiz topraklar yerine ormanları da tahayyül etmek gerekiyormuş. Hazar Denizi'ni tepeden gören eğimli arazide biten ağaçların, bizim Doğu Karadeniz’den pek de farkı yoktu.
Derken Astara’ya geldik. Şoförümüz Ekber uyandı, yolcuları bıraktık ve beni de sahilde müsait bir yerde indirdi. İki kişi için altı yüz tümen ödeme yaptım Ekber’e ve yürümeye başladım.
Şimdi Hazar Denizi'ni görme vaktiydi.
İnsan bir yeri önce kafasında anlamlandırıyor, görüyor, hissediyor; daha sonra fiziki olarak oraya doğru yol alıyor.
Önceki yıl gönlümden geçen, Kazakistan’dan feribotla Azerbaycan’a geçmek, Hazar Denizi'ni bu şekilde hissetmekti. Ama bu pek makul bir fikir değilmiş; Türkmenistan yönetiminden dolayı zaten oradan böyle bir şey pek mümkün değil.
Bu hislerle Hazar Denizi’nin kıyısında, İran insanının deniz sefası yaptığı bir anda yürümek ve Hazar Denizi'ne dokunmak mümkün oldu.
Evimden çok uzaktım. Birkaç saat önce Erdebil dergâhında Şah İsmail ile hasbihâl ederken, şimdi karşımda koca Hazar Denizi ve onu aşmak için tarifsiz bir aşkla ufka bakan ben… Aynı kişiydik.
Astara, şehir olarak çok kendini bulmuş değildi açıkçası. En azından benim gözlemim böyleydi. Deniz ve sahil imkânı Astara’yı şehir olmaya zorlamıştı.
Fakat ben almak istediğim şeyi almıştım. Hazar Denizi ile bakıştıktan sonra saat akşam 22.00 sularında tekrar Erdebil’e doğru hareket ettim.
Taksi beklerken tanıştığım Armin isimli arkadaşla sohbet ederek Erdebil’e kadar keyifli bir yolculuk gerçekleşti.
Erdebil’de neredeyse üç dükkândan bir tanesi bal satıyordu; tabiri caizse bir yayla şehriydi ve etrafındaki yüksek dağların esintisi kendisini hissettiriyordu.
Armin, saat 12 gibi vardığımız Erdebil şehrinde beni misafir etmek istediğini söyledi. Bu, dil ucuyla yapılan bir teklif değil, aksine tüm kalbiyle dile gelmişti.
Vaktim olmadığını, Tebriz'e geçmem gerektiğini söyleyince, “Hızla, saat gece yarısını bulmadan Tebriz arabası bulalım o vakit,” diyerek sağ olsun benimle Erdebil şehrinin öte tarafındaki Tebriz araçlarının kalktığı noktaya geldi; daha doğrusu beni götürdü.
Gece yarısı olmadan son aracın gittiğini öğrendik. Tek başıma bir taksi kiralamam gerekiyordu. 2400 tümen karşılığında anlaşarak bir taksi kiraladım ve Tebriz’e doğru yola çıktım.
Gece yarısının koyu karanlığında, Tebriz’e doğru akıp giden taksinin camından dışarıdaki uçsuz bucaksız kör karanlık steplere ve tepelere bakarken biliyordum ki insanın içindeki o gitme isteği asla dinmeyecek, yeryüzünün bir başka köşesinde yeni bir yol, yeni bir hikâye beni hep bekliyor olacaktı.
Haftaya görüşmek üzere…


