
Bursa'da Zaman...!
Bursa'da Zaman...!
Sabahın alaca karanlığında Kabataş'a deniz otobüslerine giderken dedim: Bu şehir hiç mi uyumaz? Sultanahmet'in minarelerinde kandiller henüz sönmemişken turistler dolaşıyor meydanda. Dükkanlar gece boyu kapanmamış sanki. Sirkeci Garından bir insan seli Cağaloğlu'na doğru karınca misali akıyor.
Vapurlar mekik dokuyor sabahın durgun sularında. Mis gibi simit kokusu sarmış ortalığı. Galata'da balıkçılar tesbih gibi dizilip pusuya yatmışlar, sanki gece boyu mevzidelermiş.
Saat 10 gibi Mudanya'dayım. Beylikdüzü'nden Aksaray'a gelmek gibi bir şey bu. İyi ki aramızda deniz var. Deniz de olmasa Bursa'yla İstanbul arasını düşünmek bile istemiyorum.
Zeytin bahçeleri, üzüm bağları, yorgun incir ağaçları... Sonbaharın renkleri... Bir başka iklimdeyim. Havanın rengi, kokusu değişiveriyor birden.
Otobüsle geçiyorum Bursa merkeze. Güzel, mis gibi bir sonbahar günü kadim şehir Bursa'dayım yeniden. Şimdi bu şehirde gördüğüm her kubbeye, ulu servilerin arasında uzanan her minareye koşmaktan yana gönlüm.
Ama bir dost meclisi için buradayım. Yine bu kadim sokakları zamandan düşen dakikalara aldırmaksızın yürüyemeyeceğim. Birazdan arar güzel dost Yavuz Selim. Bu şehirde hep seferiyim, zaman hep Ka'de-i ahire, hep teşşehhüd miktarı.
Bursa her gelişimde beni heyecanlandırmıştır. Her gelişimde yarım kalmıştır Bursa ziyaretim, bir türlü doyamamışım bu şehre. Kaç kez koşarak gezdim sabahın alaca karanlığında bu şehri; Ulucami'den Muradiye'ye, Yeşil'den Emir Sultan'a...
“Bursa'da bir eski cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdıyan su;
Orhan zamanından kalma bir duvar...
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinde gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarîlerin en ilâhisi.”
Ahmet Hamdi Tanpınar'dan mülhem; herbir taş duvarın dibinde, her bir şadırvanın başında, her bir kubbenin altında ve her bir mezar taşına yaslanıp zamanın akışına aldırmaksızın şehre ruh veren ruhları dinlemek istiyorum.
Yaban yazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu bakın ne diyor:
"Uhrevi sukunetin ve uhrevi rahatın ne olduğunu bilmek isteyenler Bursa’da Muradiye Türbesi’ne gitsinler! Ölüm yalnız burada korkunç değildir. Mukaddes kitapların vaat ettiği cennet bize yalnız burada mümkün görünüyor. Burada her dakika bir meleğin kanadı gibidir. Başımızın üstünden hayatın bütün hümmalarını, gusselerini, şüphe ve endişelerini silen yumuşak ve nem-nak bir tüy temasıyle geçer. Ey bi-karargönül, dakikalara “dur!” diyebileceğimiz yer burasıdır. Zira buranın eşiğini aştıktan sonra bize saatlerin, bize günlerin, bize yarının, bize öbür günün lüzumu kalmıyor. Bu dakikaların her birinde ebediyetin derin ve la-yetegayyer çeşnisini tadıyoruz. Artık hiçbir zevkin daha fazlasını istemiyoruz, burada zevklerin en cavedanisine eriyoruz."
Zaman ve mekân kavramı kalkıyor insanın zihninden bu şehirde, ayaklarım yerden kesiliyor sanki. Uludağ'ın eteklerinde tarihin oyulmuş bir mağarası gibi Ulucami. Bursa "sudan ibaret bir şehir" demiş Evliya Çelebi. Kadim kubbeye sinmiş Kur'an tilaveti nağmeleri ve suyun sesi alıp insanı başka dünyalara götürüyor.
Zamanın durduğu an, yelkovanın bir rakama takılıp titremesi gibi hareketsiz kalıyor insan. Şadırvanın üzerinden yansıyan gün ışığı, suyun çağlar ötesinden gelen sesi, duvarlarını süsleyen hat yazılarıyla tarihin hüsnihat müzesi Ulucami.
Bir rehberin ziyaretçi gurubuna anlattıklarına kulak misafiri oldum: Vakti zamanında cami medrese gibi kullanılıyormuş, ders halkalarının başındaki hocaların anlatımları birbirine karışmasın diye sesleri su sesiyle perdelemişler, diyordu.
Bursa'da gecelediğim gecelerin sabahında Ulucami'ye kaçarım genelde. Sabahın o asude vaktinde tabiat henüz uykusundan yeni uyanırken o derin sessizlik ve huzur, insan ruhuna eşsiz bir sükûnet verir.
Kozahan'dayım. Tarihin ipek kokusunu çekerken içime sevgili Yavuz Selim arıyor. Dostlar toplanmış bir dağ evinde, bizi bekliyorlarmış. Çayımdan son yudumu çekip ayrılıyorum.
Sinop'tan Ramazan Hoca var aramızda. Sabahattin Hocayı da alıp dağlara doğru tırmanıyoruz. Şehir dağın eteklerinde kalıyor. Köyler, sonbaharın renkleri...
Yazık ki yeşil Bursa bir çorak arazi gibi gözüküyor buralardan. Yakın bir tarihte Zeyniler Köyüne çıkmıştım, oradan bakmıştım yeşil Bursa'ya. Yer altından devasa kayaların çıkarılıp bırakıldığı kıraç bir araziyi andırıyordu, içim acıdı doğrusu.
Bu evlerin çatıları neden ruhsuz böyle? Muhteşem bir tablo insan eliyle ancak bu kadar çirkinleştirilebilir. Bir tarafta kartal yuvası gibi Zeyniler Köyü, aşağıda harabe bir ova, şehri can evinden hançerleyen kibir kuleleri.
Dere kenarında bir dağ evindeyiz, karşımızda küçük bir gölet. Ruhu güzel bir dost Ramazan Bey, maharetli elleriyle tabiatta bulabildiği kullanım dışı kalmış her nesneye büyük bir özveriyle yeniden işlev kazandırarak oluşturmuş mekânı. Mekân nesnelerin öznesi olmuş.
Sinop'tan, Ankara'dan, Düzce'den dostlar gelmiş. Sosyal medya aracılığıyla tanış olduğumuz bazı dostlarla rûberû görüşüyoruz. Sosyal medyanın onca günahının yanında böyle güzellikleri de var.
İnsan insanın yurdudur, birbirimizde sükûn buluyoruz. Aslında bir ruh açlığı çekiyoruz içinde bulunduğumuz çağda. Her şeyin içinin boşaltıldığı gibi ruhlarımızın da içi boşaltılmış. İnsan bunun farkına ancak böyle dost meclislerinde varabiliyor.
Gün boyu süren muhabbet ve ikramlarla hem midemiz hem ruhumuz doyuyor. Akşam namazıyla doğan ay'ın şavkı gölün üzerine düşerken Sebahattin Hocam ney sedâ ederek gönlümüzü dağladı dağın derin sükûnetinde.
Gecenin ilerleyen vakitlerinde düşen ısı, sıcak kuzinenin başına topladı bizi ve Sabahattin Hocanın bağlamasından çıkan nağmeler meşk etti geceyi bu sefer.
Şiirlerle, türkülerle ruha şifa muhabbetle ruhumuza iyi gelen güzel bir gün ve güzel bir gece geçirdik. Ev sahipliğini üstlenen değerli dostlara, uzak yakın demeden şeref veren ve emeği geçen bütün dostlara kalbi şükranlarımı sunuyorum.


