
Eflatun’la Oradan Buradan -2
Eflatun: Diyelim ki milyarlarca insan bir gün uyandı ve dünyayı bir avuç insanın yönetmesine itiraz etti. Peki, o milyarlar iktidarı ele geçirdiklerinde kendilerinden önceki yöneticilerden farklı davranacaklarının garantisi nedir?
Ben: İşte meselenin can alıcı noktası bu!
Eflatun: Neden?
Ben: Çünkü sorun yalnızca iktidarın kimde olduğu değil, iktidarın nasıl sınırlandırıldığıdır. Ezilenlerin iktidara gelmesi, tek başına adaleti getirmez. Bunu yaşayarak gördük. Orwel’in kulakları çınlasın. Dün haksızlığa uğrayan biri, bugün başkasına haksızlık edebilir. Mağdur olmak, insana otomatik olarak erdem kazandırmıyor.
Eflatun: Öyleyse ne yapmalı?
Ben: Bunu sokaktaki insan da bilir. Hukuku üstün tutmak. Eleştiri hakkını korumak. İnsan onurunu çoğunluğun kararına teslim etmemek.
Eflatun: Demek ki aradığın şey, iyi insanların yönettiği bir dünya değil yalnızca, kötüye kullanılmasını zorlaştıran bir dünya.
Ben: Evet, üstadım. Çünkü iyi insanların sonsuza kadar iktidarda kalacağına güvenemeyiz. Ama kim iktidara gelirse gelsin hesap vermek zorunda olduğu bir düzen kurabiliriz.
Eflatun: Dostum, senin sorununun cevabı galiba burada yatıyor. Milyarlarca insanın ortak irade oluşturamamasının nedeni yalnızca güçsüzlükleri değil, birbirlerinden koparılmaları, korkuları ve ortak bir dünyayı birlikte yönetebileceklerine inanmamalarıdır. Fakat bir araya gelmeleri de tek başına yeterli değildir. Birlikte kurdukları gücü adaletle sınırlamayı öğrenmeleri gerekir.
Ben: Öyleyse mesele, bir avuç insanın yerine milyarlarca insanı geçirmek değil, hiç kimsenin bütün insanlığın sahibi olamayacağı bir düzen kurmak.
Eflatun: Aferin sana.
Ben: Estağfurullah.
Ben: Üstadım, son bir iki soru. İnsanlar gerçekten özgür mü olmak istiyor, yoksa sadece kendilerini güvende hissedecekleri bir ortam mı arıyorlar?
Eflatun: Önce sana sorayım: Özgürlük nedir?
Ben: Kendi hayatın hakkında karar verebilmek, başkasının iradesine mahkûm olmamak, doğru bildiğini söyleyebilmek.
Eflatun: Güzel. Peki, verdiğin kararın sonuçlarına katlanmaya hazır mısın?
Ben: Her zaman değilim. İnsan bazen doğru kararın bedelini ödemekten korkabilir.
Eflatun: Öyleyse özgürlüğün yalnızca bir hak değil, aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu kabul ediyorsun.
Ben: Elbette. Ama burada bir sorun var, üstadım. İnsanlardan özgürlüklerinin bedelini ödemelerini bekliyoruz; oysa bazıları bu bedeli tek başına ödemek zorunda kalıyor. Bir insan itirazı yüzünden büyük mağduriyetler yaşayabiliyor.
Eflatun: O hâlde özgürlüğü yalnızca bireyin cesareti üzerinden açıklamak eksik kalır. İnsanların özgürce davranabilmesi için birbirlerini koruyabilecekleri bir toplumsal düzene de ihtiyaçları var.
Ben: Tam da bunu söylüyorum. Cesaret önemlidir ama her şeyi cesarete bağlamak haksızlık olur. Bazen insanın susması korkaklığından değil, başkalarına karşı taşıdığı sorumluluktandır.
Eflatun: Peki, insan bu gerekçenin arkasına saklanarak kendi korkusunu da gizleyemez mi?
Ben: Saklanabilir. Hatta insan kendisini kandırmakta oldukça maharetlidir. Korkusuna tedbir, çıkarına akıl, suskunluğuna olgunluk adını verebilir.
Eflatun: Demek ki insanın en zor mücadelesi bazen yöneticilerle değil, kendi kendisiyle olur.
Ben: Evet. Ama burada da ölçüyü kaçırmamak gerekir. Her susanı korkak, her konuşanı kahraman ilan edemeyiz. İnsanların imkanları farklıdır. Kiminin elinde imkân vardır, kiminin yoktur.
Eflatun: Öyleyse bir toplumun ahlaki niteliğini, yalnızca kaç kişinin konuştuğuyla değil, konuşanları nasıl koruduğuyla da ölçebiliriz.
Ben: İşte bunu bir yere yazalım, üstadım! Çünkü çoğu zaman cesur insanları alkışlıyoruz ama onlar bedel öderken uzaktan seyrediyoruz.
Eflatun: İnsanlar kahramanları sever; özellikle de kahramanlık tehlikesi geçtikten sonra.
Ben: Üstadım, bu sözü Atina'nın duvarına yazalım. Bizim zamanımızda da çok iş görür. Hatta altına küçük harflerle şunu ekleyelim: “Kahraman öldüğünde heykelini diker, yaşarken taşlar.”
Eflatun: Senin filozofluğunda biraz mizah, biraz da tehlike var dostum.
Ben: Mizah, bazen insanın gerçeği söyleyebilmek için bulduğu son sığınaktır.
Eflatun gülümser. Sonra ciddileşir. “Asıl meseleye dönelim. İnsanlar neden özgürlüklerini başkalarına teslim ederler?”
Ben: Çünkü belirsizlik yorucudur. İnsan, kendi kararını vermenin yükü yerine hazır cevaplara sığınabilir. Bir lider ona ne düşüneceğini, kimden korkacağını, kimi suçlayacağını söyler. O da düşünmenin sorumluluğundan kurtulmuş olur.
Eflatun: Böylece itaat, yalnızca zorla kabul ettirilen bir davranış olmaktan çıkar, insanın kendi iç huzurunu korumak için seçtiği bir alışkanlığa dönüşür.
Ben: Evet. İnsan bazen özgürlüğünü kaybettiğini bile fark etmez. Çünkü karar verme yükünden kurtulmuştur. Artık kendi vicdanıyla hesaplaşmak yerine, “Bize böyle söylendi,” diyebilir.
Eflatun: Peki, dostum, insanın özgürlüğünden vazgeçmesi her zaman kötü müdür? İnsan her konuda kendi başına karar veremez. Birbirimize güvenmek, uzmanların bilgisine başvurmak, ortak kurallara uymak zorundayız.
Ben: Doğru. Özgürlük, her şeyi tek başına yapmak demek değildir. Mesele, başkasına güvenmekle kendi aklından vazgeçmek arasındaki farkı görebilmek. Uzmanın bilgisine başvurabilirim ama onu yanılmaz ilan etmem. Bir lidere destek verebilirim ama onun her kararını doğru saymam.
Eflatun: Öyleyse özgür insan, hiç kimseyi dinlemeyen insan değildir. Dinlediği kişinin karşısında kendi aklını bütünüyle susturmayan insandır.
Ben: Aynen öyle, üstadım. Konuşma uzadı. Hiçbir şeyi çözmeden bu konuşmayı sonlandıralım mı?
Eflatun: Ben iki bin küsur yıldır buradayım. Ne zaman istersen…


