
İsrail sandığa gidiyor, Filistinliler için ne değişecek?
"Yeni hükümet Filistinlilerin toprak, mülkiyet ve siyasi hakları konusunda farklı bir politika izleyecek mi?"
İsrail'de 27 Ekim'de yapılacak genel seçimler öncesinde siyasi rekabet Başbakan Benjamin Netanyahu'nun geleceğine odaklanırken, Filistinlilerin toprak, mülkiyet ve siyasi hakları tartışmaların dışında kalıyor. Araştırmacı Emile Badarin, iktidar ile muhalefet arasındaki farklılıkların Filistinlilere yönelik politikaların temel yönünü değiştirmediğini savunuyor.
İsrail'de 27 Ekim'de yapılacak genel seçimler, Başbakan Benjamin Netanyahu'nun siyasi geleceği açısından önemli bir sınav olarak değerlendiriliyor. Seçim öncesi anketler, Netanyahu'nun desteklediği blok ile dört Yahudi liderliğindeki partiden oluşan muhalefetin parlamentoda çoğunluğu elde etmekte zorlanabileceğine işaret ediyor.
Middle East Eye'da 26 Ekim 2026 tarihinde yayımlanan makalesinde araştırmacı Emile Badarin, İsrail'deki seçimlerin Filistinliler açısından ne anlama geldiğini ele aldı.
Badarin'e göre seçim kampanyalarında güvenlik, savaşlar, askerlik yükümlülüğü ve yargı reformu gibi konular öne çıkarken Filistinlilerin toprak ve kendi kaderini tayin etme hakları siyasi rekabetin dışında tutuluyor.
Araştırmacı, İsrail'deki başlıca siyasi blokların Filistin meselesinde farklı yöntemler önermelerine rağmen benzer politikaları sürdürdüklerini ileri sürüyor.
Seçim rekabetinin dışında kalan Filistin meselesi
Badarin, İsrail seçimlerini tarihsel bir çerçevede değerlendiriyor. ABD, Kanada ve Avustralya'daki yerleşimci-sömürgeci devletlerin kuruluş ve genişleme süreçlerine dikkat çekerek yerli halkların toprak haklarının seçimlerde belirleyici bir mesele olarak ele alınmadığını savunuyor.
Araştırmacıya göre İsrail'de de benzer bir durum yaşanıyor. Seçmenlerin önüne farklı siyasi liderler ve yönetim biçimleri çıkarılırken Filistinlilerin mülkiyet ve egemenlik haklarına ilişkin temel sorunlar tartışılmıyor.
Badarin, Netanyahu karşıtı siyasi partilerin de Filistinliler konusunda köklü bir değişim önerisi sunmadığı görüşünde.
Bu değerlendirmesinde Demokratlar Partisi lideri Yair Golan'ın açıklamalarına da yer veriyor. Golan'ın iki devletli çözümü gerçekçi olmayan bir seçenek olarak gördüğünü belirten Badarin, bunun yerine Filistin Yönetimi ile güvenlik koordinasyonunu ve iki toplum arasında sivil ayrışmayı öne çıkardığını aktarıyor.
Badarin'e göre eşit siyasi hakların bulunmadığı bir ayrışma, Filistinlilerin mevcut durumunu değiştirmeye yeterli değil.
Toprak meselesinin geçmişi 1948'e uzanıyor
Makalenin önemli bölümlerinden biri, Filistinlilerin mülkiyet haklarının tarihsel gelişimine ayrılıyor.
Badarin, 1950 yılında İsrail'de kabul edilen Gaiplerin Mülkiyeti Yasası'nı bu sürecin temel hukuki düzenlemelerinden biri olarak gösteriyor.
Söz konusu yasa, 1948'de yerlerinden edilen Filistinlilerin geride bıraktıkları mülklerin devlet denetimine geçirilmesine imkân tanıdı.
Araştırmacı, bu düzenlemenin sonraki yıllarda yerleşim alanlarının genişlemesinde ve altyapı projelerinde önemli bir rol oynadığını belirtiyor.
Benzer uygulamaların işgal altındaki Batı Şeria'da da sürdüğünü savunan Badarin, geniş arazilerin devlet arazisi olarak sınıflandırılmasının yeni İsrail yerleşimlerinin kurulmasını kolaylaştırdığını ifade ediyor.
Batı Şeria'da yerleşimler ve artan baskılar
Badarin'in değerlendirmesinde Batı Şeria'daki yerleşim faaliyetleri de geniş yer tutuyor.
Araştırmacı, yerleşimciler için yapılan yolların, askerî bölgelerin ve ayrım duvarının Filistinlilerin topraklarına erişimini sınırlandırdığını savunuyor.
Batı Şeria'nın yanı sıra Celile ve Negev'de uygulanan arazi politikalarını da ele alan Badarin, bunların Filistinlilerin yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırılmasıyla sonuçlandığını ileri sürüyor.
Makalesinde 2023 sonrasında Batı Şeria'daki yerleşimci saldırılarının yoğunlaştığına dikkat çekiyor.
Cenin, Nablus, Ramallah, Kudüs, Eriha ve El Halil çevresinde yaşanan saldırıları örnek gösteren araştırmacı, silahlı yerleşimci grupların faaliyetlerinin İsrail yönetiminin koruması altında sürdürüldüğünü iddia ediyor.
Badarin'e göre bu gelişmeler, yalnızca Netanyahu hükümetiyle sınırlı değil. Önceki İsrail hükümetleri döneminde de benzer toprak ve yerleşim politikaları uygulandı.
Filistinlilerin siyasi temsili neden tartışılıyor?
İsrail vatandaşı Araplar ülke nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturuyor. Oy kullanma hakkına sahip olmalarına rağmen hükümet kurma süreçlerinde siyasi etkilerinin sınırlandırılması, Badarin'in üzerinde durduğu konular arasında bulunuyor.
Araştırmacı, İsrail sınırları içinde yaşayan Filistinlilerin vatandaşlık hakları ile siyasi kararlar üzerindeki etkileri arasında önemli bir fark bulunduğunu savunuyor.
1948 sonrasında İsrail sınırları içinde yaklaşık 150 bin Filistinlinin kaldığını hatırlatan Badarin, sonraki yıllarda vatandaşlık verilmesinin bu topluluğun kendi kaderini tayin etme taleplerinin karşılandığı anlamına gelmediğini belirtiyor.
Makalesinde 7 Ekim 2023 sonrasında Filistinli vatandaşlara ve siyasetçilere yönelik baskıların arttığına da yer veriyor.
Siyasi açıklamalar ve sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltı, yargılama ve siyasi faaliyetleri kısıtlama uygulamalarını örnek gösteriyor.
Badarin ayrıca İsrail içindeki Filistinli toplumlarda artan cinayet oranlarına, Negev'deki ev yıkımlarına ve zorla yerinden edilme uygulamalarına dikkat çekiyor.
Ra'am partisinin hükümete katılması neyi değiştirdi?
Badarin, 2021 yılında Arap partisi Ra'am'ın İsrail'deki iktidar koalisyonuna katılmasını da değerlendiriyor.
Ra'am, koalisyona katılarak bazı yerel hizmetler, suçla mücadele bütçesi ve Negev'deki köylerin tanınması konularında kazanımlar elde etti.
Ancak araştırmacıya göre bu siyasi katılım, Filistinlilerin toprak üzerindeki hakları ve kendi kaderini tayin etme talepleri bakımından temel bir değişiklik sağlamadı.
Badarin, 2018 yılında kabul edilen Yahudi Ulus Devlet Yasası'nın da bu tartışmalarda önemli bir yere sahip olduğunu belirtiyor.
Söz konusu düzenlemenin ulusal kendi kaderini tayin hakkını yalnızca Yahudi halkına tanımasını eleştiriyor.
İktidar değişirse Filistin politikası değişir mi?
Badarin'in makalesinde öne çıkan temel mesele, İsrail'de farklı siyasi partilerin iktidara gelmesinin Filistinlilerin hayatına nasıl yansıyacağı.
Araştırmacıya göre liberal, merkezci veya ılımlı olarak tanımlanan bir hükümet, Filistinlilere yönelik bazı uygulamaların hızını ve yöntemini değiştirebilir.
Bununla birlikte Badarin, böyle bir değişimin yerleşimlerin genişlemesini durduracağına veya Filistinlilerin kaybettikleri toprakları geri almalarını sağlayacağına ilişkin bir işaret bulunmadığını savunuyor.
İsrail'deki siyasi rekabetin daha çok politikaların uygulanma biçimi üzerinde yoğunlaştığı görüşünü dile getiriyor.
Seçimlerin Filistinliler açısından anlamı
Badarin'in değerlendirmesinde, Filistinlilerin önemli bir bölümünün İsrail parlamento seçimlerinde oy kullanamaması da belirleyici bir sorun olarak ele alınıyor.
Gazze ve Batı Şeria'da yaşayan Filistinliler, İsrail hükümetlerinin aldığı kararlardan doğrudan etkilenmelerine rağmen bu hükümetleri belirleyen seçimlere katılamıyor.
Araştırmacı, seçim sonuçlarının Filistinlilerin günlük hayatını etkileyebileceğini ancak bunun siyasi eşitlik ve mülkiyet hakları konusunda kalıcı bir çözüm anlamına gelmeyeceğini savunuyor.
Badarin'in makalesinde ortaya koyduğu görüşe göre 27 Ekim seçimlerinde asıl değişebilecek olan, Filistinlilere yönelik toprak ve yerleşim politikalarının uygulanma hızı.
Bu değerlendirme, İsrail'deki seçim tartışmalarının dışında kalan temel bir soruyu da gündeme getiriyor: Yeni hükümet Filistinlilerin toprak, mülkiyet ve siyasi hakları konusunda farklı bir politika izleyecek mi?
Haber Merkezi | İtiraz Payı
Kaynak bağlantısı: https://www.middleeasteye.net/users/emile-badarin


