Deneme

İtirazım Var: İtiraza Pay Bırakmayanlara!

"İtirazın değerini yalnızca onu dile getirenin cesareti değil, onu dinleyenin gösterdiği olgunluk da belirler." Hamza Aras yazdı..

Hamza Aras profil fotoğrafıHamza ArasMarka ve Büyüme StratejistiTüm yazılarını gör
30 Ekim 20264 dk okuma

“Büyüğüne karşılık verme.”

Birçoğumuzun itirazla tanışması bu cümleyle oldu. Söylediğimizin doğru olup olmadığına gelmeden, söylemeye hakkımız olup olmadığı konuşuldu. Nedenini sorduğumuzda dik başlı olduk. İyi çocuk, fazla soru sormayan, söyleneni harfiyen yerine getiren çocuktu.

İtiraz etmemek üzere yetiştirilen birinden, yetişkin olduğunda cesur olmasını bekliyoruz. Çocukken sözünü kesip büyüyünce fikrini soruyoruz. Nesiller değiştikçe çocukların daha özgür, daha bağımsız ve kendilerini daha rahat ifade edebildikleri bir dünyada büyüdüklerini düşünüyoruz. Oysa görünürdeki bu özgürlük, beraberinde bir çelişki de taşıyor. Çocuklara geçmiş nesillere göre daha fazla seçenek sunarken, kendi kararlarını verme, inisiyatif alma ve bağımsız düşünme becerilerini geliştirmelerine ne kadar alan açıyoruz? Belki de asıl mesele, çocuklara daha fazla özgürlük tanırken o özgürlüğü kullanabilecek iradeyi kazandırmayı ihmal etmemiz.

Sorgulamadan her şeye uyum gösterenlerin işinin daha kolay yürüdüğünü de görüyor insan. Ailede sorun çıkarmayan evlat, okulda öğretmeni zorlamayan öğrenci, işte her karara “tabii” diyen çalışan takdir görüyor. İtiraz edenin ise fikrinden önce huyu konuşuluyor: Geçimsiz. Zor. Her şeye muhalif.

Çoğu zaman cümlemizi o odada bırakıyoruz. Koridora çıkınca dilimiz çözülüyor.

Kendi aramızda ne kadar rahat konuştuğumuzu düşünün. Aynı eleştiriyi, eleştirdiğimiz kişinin karşısında dile getirmek neden bu kadar zor? Cesaret, haklı olduğumuza inanmakla bunu sonuçlarına katlanacağımız bir yerde söylemek arasındaki o mesafede gerekiyor.

Yine de her suskunluğu korkaklık diye okuyamayız. İtirazın bedeli herkese eşit dağılmıyor. İşini kaybetmekten korkan biriyle kaybedecek pek az şeyi olan birinin sesi aynı rahatlıkla çıkmıyor. Konuşabilenlerin, konuşamayanlar hakkında hüküm vermeden önce bunu hatırlaması gerekiyor.

Fakat konuşmaya cesaret etmiş olmak da söylediğimizi kendiliğinden doğru yapmıyor. İtirazın emek isteyen bir tarafı var: Okumak, dinlemek, delil aramak. İşimize gelmeyen bilgiyi de hesaba katmak. “Ben böyle düşünüyorum” dedikten sonra “Neden?” sorusuna cevap verebilmek. Yanıldığımızı gördüğümüzde geri adım atabilmek de bu emeğin içinde. Çünkü sırf karşı çıkmak için karşı çıkmak da bir tür düşünsel kolaycılık. Her söylenene itiraz etmek, her söyleneni kabul etmekten daha bağımsız bir düşünceye sahip olduğumuz anlamına gelmiyor.

Galileo’nun hikâyesinde bu yüzden yalnızca cesareti görmemeliyiz. Onun itirazı Dünya’nın yuvarlaklığına ilişkin değildi; Dünya’nın hareket ettiğini, Güneş’in çevresinde döndüğünü savunuyordu. Gözlemlerle desteklediği bu görüş yüzünden 1633’te yargılandı ve görüşlerinden vazgeçmeye zorlandı. Gökyüzünde gördükleriyle kendisinden inanması beklenenler uyuşmuyordu. Bugün bize kolay gelen hükmü, o gün söylemenin bir bedeli vardı.

Kimi zaman itiraz, doğru bildiğini savunmaktır. Kimi zaman da yanlış olduğunu bildiğin bir kurala uymamaktır.

İtirazın neleri değiştirebileceğine bir başka örnek de Rosa Parks’ın hikâyesidir. 1955 yılında ABD’nin Montgomery kentinde, otobüslerde siyahlarla beyazlar arasında katı bir ayrımcılık uygulanıyordu.

Siyah yolcular, gerektiğinde yerlerini beyaz yolculara bırakmak zorundaydı. Rosa Parks ise kendisinden yerini bırakması istendiğinde bu emre uymadı. Oturduğu yerden kalkmayı reddetti ve tutuklandı. Parks’ın bu kararı, büyüyecek bir mücadelenin simgelerinden biri olacaktı.

Ardından başlayan otobüs boykotu bir yılı aşkın süre devam etti. İnsanlar işlerine yürüyerek gitti, araçlarını paylaştı, ulaşım ağları kurdu. Parks’ın itirazını taşıyan örgütlü mücadele, şehrin otobüslerindeki ayrımcılığın kaldırılmasında önemli bir rol oynadı. O gün bir koltukta söylenen “hayır”, binlerce insanın gündelik hayatını değiştirecek kadar büyüdü.

Ne var ki itirazın asıl sınavı, karşı çıkarken değil, karşı çıkılan kişi haline geldiğimizde başlar.

Siyasette de itirazlar bir araya gelir. Ayrı ayrı söylenen şikâyetler ortak taleplere, programlara, partilere dönüşür. İnsanlar kendilerine sunulan yönetimi yeterli bulmadıkları için başka bir yol önerir.

Fakat itiraz ederek yola çıkanların, güç kazandıklarında kendi içlerindeki itirazdan rahatsız olmalarına da sık rastlarız. Sorgulamayı övenler, sorgulanan kendileri olduğunda sadakat beklemeye başlar. Dün söz hakkı isteyen biri, bugün kendisine karşı çıkanın sesini kısmaya çalışır. İnsanın itirazla ilişkisi, kendisine itiraz edildiğinde daha açık görünür.

Kendi hayatımızda da benzerini yapıyoruz. Çocuğumuz fikrimize karşı çıktığında sesimiz değişiyor mu? Bir çalışan önerimizi yanlış bulduğunda gerekçesini merak ediyor muyuz? Yoksa içimizden önce “Bana bunu nasıl söyler?” mi geçiyor?

İtiraz edebilmek istiyoruz. İtirazı dinlemeyi ne kadar istiyoruz?

Benim itirazım da tam burada başlıyor: İnsanları en sıradan düşüncelerini dile getirirken bile sonuçlarını hesaplamak zorunda bırakan bu anlayışa.

Belki de işe, konuşan kişinin cesaretini sınamaktan vazgeçerek başlamalıyız. Her düşünce, dile gelebilmek için bir kahraman beklememeli. Bir yanlışın söylenmesi, söyleyenin işini, ilişkilerini, huzurunu tehlikeye atmamalı. Çünkü itirazın değerini yalnızca onu dile getirenin cesareti değil, onu dinleyenin gösterdiği olgunluk da belirler.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Deneme
Metin Kondel28 Ekim 20263 dk okuma

Kesesinde Benjamin Franklin doları taşıyor olmak modern köleliğe mâni teşkil etmez

Deneme

Yalnızlık ve hicret

Deneme
Hüseyin Demirci26 Ekim 20262 dk okuma

Sizin Antidepresan Hangi Renk