
Yalnızlık ve hicret
"Biz yeryüzü gurbetinin gökyüzü sılasıcıyız." Dr. Psikiyatrist Mehmet Arif Köroğlu yazdı..
Yalnızlık bir tercih mi, yoksa zorunluluk mu?
Yaşadığı toplumdan mı?
Yaşadığı çağdan mı?
Yaşadığı coğrafyadan mı?
Yoksa kendinden mi kaçış?
Ya da Merhum Ali Şeriati’nin sözleri ile insanın dört zindanı olan tarih, toplum, coğrafya ve kendinden oluşan duvarları yıkmak mı?
Bu yazıyı sorularla boğmak niyetinde değilim.
Sadece burada asıl meselenin nasıl kaçışı değil, niçin kaçışına bakmak.
İnsan, ontololojik kaygısını dinlediği zaman (iman?) anksiyeteden kaçış için (kurtulma değil) yolculuğa başlar. Tadında bırakamazsa olay konfor alanına dönüşür. Bu da yeni bir zindanın inşası demektir.
İlk cennet anne rahmi ve anne kucağıdır. Ve biz dönem dönem dünyadaki ilk cennetimize hasret duyarız bunaldığımız zaman.
Sevilenlerin en sevileni de olayı çok güzel ifade eder: “Cennet annelerin ayakları altındadır.”
Diğer bir cennet ise iyisi ile kötüsü ile çocukluk ve gençlik çağıdır. Tabi bütün bu kaçışlar aynı zamanda hüzünle biter.
Merhum Yıldırım Gürses’in şu unutulmaz eserin de aynı zamanda yaşadığı çağdan kaçış ama bu kaçışın sonunda yaşadığı hayal kırıklığı vardır.
“Yıllar sonra rastladım çocukluk aşkıma” şarkısında dizeler hem bir kaçış hem de bir hüzündür.
Yıllar sonra rastladım çocukluk sevgilime
O âşinâ bakışlar içimi deldi yine
O bakış ki götürür beni yıllarca geri
Hâtıramda canlandı ilk aşkımın günleri
Gelmez o günler, dönmez o günler, mâzide kaldı hep.
Verilen ilk mektuplar, ilk yeminler, ilk sözler
Mâzimde kanatlandı içimi yakan gözler
Anladım gelmez geri o çocukluk günleri
Bir bakış ki o kadar yaşadım mâzim kadar
Buradaki kaçışta hakikatle karşılaşır. Çocukluk cennetine dönüş maalesef kapalıdır. Demin bahsettiğim gibi insanın anne rahmi ve kucağı ilk cennetidir. Ardından anne baba yuvasıdır.
Mazi kanatlanır ama balmumudur; güneşe doğru uçtukça mumlar erir ve denize düşer.
Kişinin yaşadığı çağdan kaçış daima geriye doğrudur.
Mesela biz Müslümanların yaşadığı kaçışta hicret etmeye çalıştığımız dönem Asrı Saadet dönemidir.
Ya toplumdan kaçış? Bunun pratiği yok.
Toplumu değiştiremediğin için mi kaçıyorsun?
Kendini bu topluma adapte edemediğin için mi?
Ya da inandığın doğru ve değerleri savunma cesareti gösteremediğin için mi kaçıyorsun?
Bir başka topluma hicret ettiğinde orada neyle karşılacaksın?
Gelin şu üçünü birleştirelim: toplum, çağ ve coğrafya. Neyin karşılığında yalnızlığı tercih ediyorsun? Hayal kırıkların mı, sakinlik mi, içinde bastıramadığı duygular mı?
Toprakla buluşma, köy hayatı, teknolojiden uzaklaşma vs. bunların hepsi sadece Maddiyat içerisinde tercih edilen ama içine girdiğin anafordan kurtaramayacak Bir kaçıştır. Şu günlerde moda bir deyim var: “Köy Kahvaltısı”. Türk köylüsünün kahir çoğunluğunun kahvaltısı bu değildir. Çoğu çorba ile kalkar. Bilirler ki bu kahvaltı köy ağası kahvaltısıdır.
Halbuki aslolan kendinden kaçış; ama bu, merhum Şeriati’nin dediğinin bir adım ötesine gidelim, Arafta verdiğin sözü tutmak için bir hicrettir. Bunun adına varoluşsal itikaf da diyebilirsiniz.
Biz yeryüzü gurbetinin gökyüzü sılasıcıyız.
Burada hakikat şu ki ontolojik kaygıdan kaçış ve verilen o sözün tutulması: “Ya Rabbi, sana gelmeden önce ayrılırken verdiğim o sözü tutmayı nasip et.”
Duygu, düşünce ve davranışlarınızdaki sağlık ve uyumun devamı dilekleri ile esen kalın.


