
"Kalemini Satmayanlar, Tarihi Yazanlardır."
"Kelimelerinizi kelimelerinizi rüzgâra göre eğmeyin; dik durun ki yazdıklarınız yarına birer onur vesikası olarak kalsın." Ali Şükrü bey kaleme aldı..
Fikirlerimizi sadece meclisin o soğuk taş duvarları arasına, o sönük ve gürültülü meclis kürsülerine hapsedecek değildik. Kürsüden feryat eden bir sözün ulaştığı kulak, o an salonda bulunan mebuslar ve nihayetinde sınırlı bir mekân ile mukayyestir. Lakin matbaanın demir dişlilerinden çıkan basılı bir mecmuanın, kurşun harflerle dizilmiş ve mürekkebi henüz kurumamış bir gazetenin ulaştığı yer, koca bir milletin ortak dimağı, kalbi ve sarsılmaz vicdanıdır.
İşte bu sarsılmaz inançla, Ankara’nın ve memleketin o en çetin, en imkânsızlıklar içindeki muhasara günlerinde, İstanbul’dan binbir zahmet ve gizli yollarla getirttiğimiz matbaa makineleri ve kurşun harflerle Tan gazetesini kurduk; hür neşriyat hayatımıza bismillah diyerek başladık.
“Tan”ı çıkarırken yegâne gayemiz, yaldızlı manşetlerle birilerine yaranmak, suni rüzgârlar estirerek ikbal devşirmek yahut meclis kulislerinde, şatafatlı konaklarda sahte alkışlar toplamak asla değildi.
Bizim dert edindiğimiz, geceleri matbaa mürekkebinin o keskin kokusuyla uykusuz kalmamıza, parmaklarımızın kurşun karasıyla boyanmasına sebep olan yegâne mukaddes dert: Bu necip milletin hakikatleri hiçbir sansüre uğramadan, saf hâliyle, yalansız öğrenmesi; kendi hür iradesiyle memleket meselelerini vicdan terazisinde muhakeme edebilmesiydi.
Şunu iyi bilirdik ve mecliste de her daim haykırırdık: Hâkimiyet-i milliyenin hakkıyla, noksansız tecelli edebilmesi için, önce o milliyeti oluşturan fertlerin hür, tarafsız ve doğru bilgiye ulaşması şarttır.
Cazgır çığırtkanların fısıltılarıyla, güdümlü gazetelerin yalanlarıyla yönlendirilen kitleler, hür bir millet olamazlar; ancak güce tapınan birer tebaa olurlar.
Bugün basının, medyanın ve o mukaddes kelimelerin gücünü kendi şahsi menfaatleri, küçük ticari hesapları, siyasi ikballeri veya güç sahiplerine dalkavukluk edip yaranmak için hoyratça kullanan satılık kalemleri gördükçe, Tan gazetesinin ilk sayfasındaki o sarsılmaz, namuslu düsturu bir asır öteden, tarihin sarsılmaz sütunlarından yeniden hatırlatmak isterim:
Gazetecilik, boyun eğme, el pençe divan durma ve râm olma mesleği değildir.
İktisadi kaygılarla yahut korku tazyikiyle güce uşaklık eden zihinlerin elindeki kalem, bir fikir vasıtası değil, hakikate karşı doğrultulmuş birer suikast silahıdır.
Kalem, ne pahasına olursa olsun, sadece ve sadece hakkın, mutlak doğrunun ve doğrudan doğruya mazlum, çilekeş milletin âli menfaatinin emrinde olmak mecburiyetindedir.
Elimiz kırılsa da o kalem eğrilmemelidir.
Eğer bir insan, “Ben fikir gazetecisiyim, bu milletin dertleriyle dertleniyorum.” diyerek meydana atılıyorsa, mürekkebinden dökülen her bir kelimenin, kâğıda nakşettiği her bir harfin ağır mesuliyetini ve vebalini namusu gibi omuzlarında taşımalıdır.
Hakikat, ne kadar büyük, tantanalı ve gürültülü propagandalar yapılırsa yapılsın, asla örtülemez; satılık kalemlerin süslü yalanlarıyla tarihin akışı ve milletin hafızası değiştirilemez.
Mukaddes olan kelam ve yazı, geçici makamların basamağı, iktidar sahiplerinin oyuncağı yapılamaz.
Kelimelerinizi, felyettonlarınızı, başyazılarınızı esen konjonktür rüzgârlarına, dönemin muktedirlerine göre esnetip eğmeyin; en sert fırtınalar, en ağır tehditler karşısında bile dik ve Elif gibi durun ki bugün zorluklar altında yazdıklarınız, yarın evlatlarınıza gururla, başı dik bir şekilde bırakacağınız birer onur ve şeref vesikası olarak tarihe tescillensin.
Matbaamız basmaya, kalbimiz hakikati haykırmaya devam edecektir.
Saygılarımla,
Ali Şükrü


